14 Aralık 2017 Perşembe

SON DAKİKA

EĞİTİME YENİ SİSTEM

EĞİTİME YENİ SİSTEM

Hükümet eğitim sistemini yeniden mercek altına alıyor. Sınavlarda test usulü azalıyor, açık uçlu sorulara dönülüyor. Okul öncesi eğitim zorunlu hale geliyor. Yabancı dil öğretimi yeniden gözden geçiriliyor. Eğitim sistemimizdeki bu gelişmeleri, alınan yeni kararların artılarını-eksilerini Bursa’nın eğitimde adından söz ettiren özel okullarının yöneticilerine sorduk ve bakın hangi yanıtları aldık…

23 Şubat 2017 Perşembe 12:20 Özel Haber

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın kısa süre önce eğitim-öğretim sisteminde yapılacak köklü değişimlerle ilgili yaptığı flaş açıklama gündemden düşmüyor. Bakan İsmet Yılmaz, uzun süredir eleştirilere neden olan sınavlardaki test usulü uygulamasının yerini yoruma dönük, açık uçlu sorular içeren sınavlara bırakacağını ifade etmiş ve yabancı dil öğretimine dair de önemli cümleler kurmuştu. Milli Eğitim Bakanı Yılmaz, “Biz istiyoruz ki öğrencilerimiz analitik düşünsün. Olaylara daha geniş baksın. A,B,C,D, hepsi veya diğerleri gibi değil de farklı düşünceleri ortaya koyabilsinler. Doğru olanı çık uçlu sorulardır, klasik sorulardır. Önümüzdeki dönemde klasik sınavlara Türkçe’den başlayacağız. Diğer derslere de yaygınlaştırmayı düşünüyoruz.” Değerlendirmesini yapmış, eğitim camiasının dikkatlerini bu konuya odaklamıştı. Bakan İsmet Yılmaz bu açıklamasına okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirileceğini, ilkokul ve okul öncesi eğitimde ikili eğitimin kaldırılarak tekli eğitime geçilmesi gerektiğini de eklemişti. Milli Eğitim Sistemi’nde öngörülen bu değişimleri ve dershanelerin kapatılmasının ardından Türkiye genelinde dağınık bir görünüm sergileyen ilk, orta ve lise kapsamlı iş merkezlerinin ara katlarında oluşturulan okul görünümlü yapılardaki öğrenimin niteliğini Bursa’nın önemli eğitimci kimliklerine sorduk. İşte yanıtlar…

İbrahim GÜLER- Yedi Renkli Çınar Okulları Kurucusu

 İnsan, yaratılmış en özel varlıktır. Her şey olabilme ve her renge bürünebilme potansiyeli olan bir varlıktır. Yeşil bir elmanın yeşil bir elma olmaktan başka şansı yoktur. Kırmızı elmanın da kırmızı elma olmaktan başka şansı yoktur. Ama insan, müşerref bir varlık da müzellel (zelil) bir varlık da olabilir. İnsanın çevresi, aldığı eğitim, yaşadıkları ve nasibi onun nasıl bir varlık olacağını belirler.

 Bu durumu göz önünde bulundurarak mesele aydınlığa kavuşturulmalıdır. “Bir insanı müşerref ya da müzellel yapan nedir?” sorusuna verilecek cevap, sınav usullerinin yöntemini de belirleyecektir. Bir insanın “hem akıllı hem ahlaklı” olması, onu varlıkların en şereflisi kılar. Bütün eğitim sistemleri de insanı insanca eğiteceğini vaad eder. Fakat hepsi bu vaadinde başarılı olamaz. 

 Ahlakı ve liyakati önceleyen bir eğitim sistemi, öğrencileri ve velileri incitmeyecek şekilde bir seçme yöntemini uygular. Bu seçilme sonunda taraflar, hakkına razı olur. Şu an uygulanan seçme yönteminde tarafların büyük bir oranı haksızlığa uğradığını düşünmektedir. O halde nasıl bir seçme yöntemi uygulanmalıdır ki tüm taraflar haklarına razı olsun?

 Hunileme yöntemi ile tüm öğrencileri aynı hedefe yönlendirmek, sınavın test ile mi yoksa açık uçlu soru ile mi olduğu konusunu önemsiz kılmaktadır. Çünkü sınavın şeklini değiştirmek, sadece sınav stresinin şeklini değiştirmek demektir. Hayatını kurtarmanın tek çaresinin bir üniversite kazanmaktan geçtiğine ilişkin yapılan kuvvetli propaganda, bu ülkeye çok büyük zararlar vermektedir. Okumanın ve meseleleri anlamanın yegâne yolunun sadece üniversite olmadığı, artık gün gibi aşikârdır. Bilgiye ulaşmanın zahmetsiz olduğu bir çağda yaşıyoruz. Öte yandan bilgiyi işlemenin zahmetini çekenler, olayları yönlendirmekte çok mahir hale gelmişlerdir.

 Derler ki doğmanın 1 yolu, yaşamanın ise 1001 yolu vardır. Tıpkı bunun gibi bilgiye ulaşmanın 1 ya da birkaç yolu, bilgiyi işlemenin ve yorumlamanın ise binlerce yolu vardır.  Biz çocuklarımızı bir ya da birkaç yola doğru sevk ediyoruz. Bu da milyonlarca gencimizi üniversite sınavı zamanı hunileyerek dar bir boğazdan geçirtiyoruz.  Hâlbuki bu zamana gelinceye kadar alternatif çıkış yolları oluşturmalıyız.

 Bu alternatif çıkış yollarından bir tanesi, çocuklarımız ilkokuldan ortaokula geçerken oluşturulmalıdır. Ortaokulda tüm çocuklarımıza aynı tip eğitimi vermekten vaz geçmeliyiz. Çocuklarımızı ve velilerimizi incitmeyecek şekilde iyi bir eleme yöntemi ile öğrencilerimiz yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre ayrılmalıdır. Bu ayrılma sürecinde, belki de öğrencilerimizin belli bir kısmı üniversite sınavına girme ihtiyacı duymadan hayatlarına yön vereceklerdir. Bir mesleki alana ilgi duyan bu ortaokul çocukları, ergenlik dönemine girmeden okulun kontrolündeki bir işle iştigal olmuş olacaklardır. Böylece ergenlik döneminde ortaya çıkan duygular tarafından işgale uğramadan yumuşak bir geçişle gençliğe adım atacaklardır.

 Ortaokulda çalışma hayatı ile pedagojik şekilde tanışmış ve lisede okullu çalışma hayatına atılmış gençlik, ara eleman dediğimiz değerli bir işlevi yerine getirecektir. 15 yaşında kendi harçlığını kazanmanın lezzetine varmış vasıflı bir gençlik ile 25 yaşında üniversite mezunu ve işsiz bir gençlik arasında Türkiye tercih yapmak durumundadır. Tüm gençleri üniversite okutmak yerine; ilkokuldan ortaokula geçerken, ortaokuldan liseye geçerken ve liseden üniversiteye geçerken sağlıklı bir eleme yöntemi ile çocuklarımızı seçmeliyiz. Bu seçkinci bir eğitimi çağrıştırmamalıdır zihinlerde. Zira hayatın seçimler ve tercihler üzerine kurulu olduğu herkesin malumudur.

 Çocuklarımızın ilgi ve yeteneklerine göre ayrılma süreci, sadece ulusal bir sınav ile mümkün değildir. Bu süreç daha yerel bir zeminde gerçekleştirilmelidir. Ulusal bir sınavın haricinde, eğitimcilerden oluşan yerel komisyonlarla çocuklarımız ve velilerimiz muhatap alınarak yönlendirmeler yapılmalıdır. Böylece bu süreçte hiçbir çocuğumuzun zayi edilmemesine çalışılacaktır.  

 Üniversitelerin bilginin tek hâkimi, tek üreticisi ve nihai yorumlayıcısı olarak kabul edilmesi, diğer toplumsal kaynakların (aile, sivil toplum kuruluşları, yaşlılar vb.) bilgi üretmesi noktasında zayıflamasına yol açar. Bu kurumsal zayıflatma işlemi, zaman zaman küresel çapta otorite kabul edilen Amerika ve Avrupa merkezli üniversitelerin bilgiyi kendi menfaatleri için manipüle etmesi ile daha da hızlanır. Böylece yerel bilgi üretme merkezleri, inanılırlığı sorgulanan kurumlara dönüşür. Bir toplumun bilgisel referans noktalarının hepsi sorgulanmaya başlarsa, o toplumun düşünce hayatı manipüle edilmeye müsait hale gelmiş demektir. Böylesine bir toplumsal hadiseye mahal vermemek için, gençlerimizin zihinlerinin tamamını üniversitelerin eline bırakmamak gerekir. Üniversitede okusa bile bilgilendiği kaynakları sadece üniversite ortamı ile sınırlamamak gerekir. Toplumun bilimsel (!) olmayan bilgi kaynaklarından da gençlerimizin beslenmesi, toplum olmanın devamı açısından ehemmiyet arz eder.

 Üniversite mezunu olmanın hayatın maddi olarak kurtulması ile eşdeğer tutulmasına olan sarsılmaz inanç sorgulanmalıdır. Bu sorgulamayı gençlerimiz yapmaya başlarsa, üniversite sınavının önündeki yığılma nispeten azalmaya başlar. Aileler de bu konuda ikna edilirse, ülkemizin üniversite mezunlarından daha çok ihtiyaç duyduğu ara eleman yetişmesi hızlanacaktır. 25-30 yaş arasında bitirilen üniversite ve yüksek lisans sonrasında hayata atılmanın yaşı, 30 yaşından aşağı doğru hızla inecektir. Böylece ülkemiz, 30 yaşında işi elinde olan gençler değil de 20 yaşında işi elinde olan gençler tarafından dinamik bir güç haline dönüştürülecektir. Akademik olarak zihinsel kabiliyeti güçlü gençler de üniversitede toplumun ihtiyacı olan bilginin üretilmesine büyük katkı sağlayacaklardır.

 Hâsılı kelam, çocuklarımızı ilgi ve yeteneklerine göre yönlendireceğimiz alanlar oluşturulmalıdır. Bu yönlendirme de ergenlik dönemi öncesinden ortaokul başlangıcından itibaren başlatılmalıdır. Seçme şekli ve sınav usulü daha modern tekniklerle desteklenerek daha yerel ve kişisel düzeyde olmalıdır. 10 şeritli gelen bir yolun sonu birden 2 şerit ile bitirilmeye çalışılmamalıdır. Tedrici olarak şerit sayısı azaltılmalıdır. Aksi durum, hunileme etkisini gösterecektir. Bu da ülkemizin geleceği olan genç zihinlere, büyük bir baskı ve stres oluşturacaktır. Bu yoğun stres altındaki gençlerimiz de zihinsel düşünme yetilerini ertelemek ya da ortadan kaldırmak zorunda kalmaktadırlar. Maalesef ülkemizin müşerref varlıklarını kendi elimizle başarılı kılacağız diye böylece heba etmekteyiz.

Bülent BÜKE-Özel Büke Okulları Kurucusu

 Test usulü sorular eğitimimize 1970’li yıllarda girmiştir. Ne kadersizliktir ki bu dönemden sonra da eğitimin içeriği bozulmuş ve bugün gelinen evrede öğrenci, derecelerle üniversitelere girmiş ama kendini ifade edemeyen, iletişimi zayıf, silik kişilikler ortaya çıkmıştır. Açık uçlu soru tarzlarına geçilmesi eğitim için bir dönüşüm noktasıdır. Ancak değerlendirmelerin eşit yapılması lazımdır. Aksi bir durumda içinden çıkılamayacak bir hal alabilir.

 Bugün gelişmiş ülkelerin tamamında tekli eğitim uygulanmaktadır. Daha kalıcı çalışmaların yapılmasında ‘zaman’ önemli bir kriterdir. Öğrenci sadece teorik bilgiyle donatılmamalı, bunun yanında hem pratik hem de uygulamanın yapılması gerekir. Bunun için öğrencinin eğitim alanında ve öğretmenle zaman geçirmesi gerekir.

 Okul öncesi eğitimin zorunluluğunda yaş kriterleri net konulmalı. Piaget’in gelişim kavramına göre zamanı ve yaşı gelmeden her eğitimi veremezsiniz. Bunun yanında eğitim içeriğinin somut tasarlanması çocuğun duygu dünyasına zarar verilmemesi ve uygun materyal kullanımı bu eğitimin başarısını arttıracaktır. Aynı zamanda aile, bakıcı veya büyükler yanında kendini ifade edemeyen, gerekli psikomater eğitimleri alamayan çocuk kapalı ortamda bir kaos yaşamaktadır. Okul öncesi eğitim çocuk açısından bir özgürleşme ve kendini ifade etme yeri olacaktır.

 Ülkemizde yabancı dilin verilememesinin birçok nedeni var. Yeterli altyapıya ait eğitimcilerin yetersizliği, gerekli doküman ve materyalin azlığı, konuşma-okuma-yazma üçleminin farklı eğitimciler tarafından verilmemesi bunlardan bazılarıdır. Eğitim yeterli teorik bilgiye sahip olsa da bunu uygulama alanına dökmek ve pratik yapmak, yurt dışı öğrenci değişimleri bu konuda yol almamızı sağlayacaktır.

 Uzun yıllar dershanecilik yapmış birisi olarak eğitimin kanayan yaralarından bir tanesidir. Öyle ki eğitimde ikiciliği ortaya çıkarmış, okulda öğrenmek istemeyen öğrenci bu eksiği dershaneler kanalıyla kapatmak istemiştir. Bizlerin eğitimciler olarak verdiğimiz eğitimin dershane sistemi ve sınıf ortamında veriliyor olması sadece öğretim faaliyetlerini kapsar. Bunun yanında sosyal-bedensel aktivitelerin olduğu okul ortamında yapılan eğitim ise hem eğitim hem de öğretim faaliyetlerini kapsar. Devamlılığı açısından eğitim-öğretim faaliyetleri birlikte yapılmak zorundadır. Bugün değişim adı altında yapılan binaların katlarında yapılan, ne olduğu belli olmayan, denetlenmeyen, sorgulanmayan, ölçülmeyen bir yapının eğitim ve öğretim faaliyetleri içinde yer alması kabul edilebilir bir durum değildir.

Erol GÜRLEK- NİLVAK Okulları Kurucu Temsilcisi

 Her şeyden önce ‘açık uçlu soru’ ifadesini doğru tanımlamak ve öğrencileri de bilgilendirmek gerekir. Konuya dair tek bildiğimiz soruların çoktan seçmeli olmadığı ve öğrencinin klasik şekilde kendince yorum yaparak cevaplayacağıdır. Bu da akla cevapların nasıl okunacağı sorusunu getiriyor. Kime, neye göre doğru olacak cevap? Anahtar sözcük sistemiyle okunulması tahmin edilebilir; fakat anahtar sözcüklerin titizlikle belirlenmesi ve alternatifli olması çok önemli. Özetle doğru sistem kurulursa öğrencilerimizi okumaya ve düşünmeye yönlendireceğini umarak son derece verimli olacağına inanıyorum.

 Gerekli altyapının (fiziki ortam ve eğitimci kalitesi vs.) ve sürecin doğru planlanması halinde olumlu neticeler vereceğine inanıyorum. Asıl önemli olan aceleye getirilmeden doğru planlanması ve titizlikle değerlendirilmiş olması. Pilot bölgeler belirleyerek ve önce oralarda uygulayarak gerçekleştirilirse daha doğru olacağına inanıyorum.  

 Okul öncesinde ya da okul döneminde çok da fark etmez öncelikle çocuklarımızın sosyal, kültürel gelişimlerinin desteklendiği onların mutlu olduğu ortamlar oluşturulmalı. Yani mutlu çocukların olacağı okul öncesi eğitiminin zorunlu olması bu durumda büyük yarar sağlar. Günümüzde teknolojiyle fazla haşır neşir olan çocuklarımızın her şeyden çok yukarıda belirttiğimiz gelişimleri gösterebilecekleri mutlu ortamlara ihtiyaçları var.  

 Bu soru nedeniyle özellikle teşekkür ediyorum. Uzun zamandır belki de en çok değindiğim konulardan biridir bu öğrenilemeyen yabancı dil meselesi. Yabancı dil eğitim sistemimizde ki temel yanlış; teorik bilgilendirme ve öğretme çabası. Bu noktada devlet okullarımızı daha masum görebiliriz. Sınırlı saatlerde yapılıyor dersler. Ancak özel okullarda 10-14 saat arası yabancı dil dersi yapılmasına rağmen mezun olan öğrencilerin %90’ı yabancı dil konuşamıyor. Çünkü sadece gramere dayalı bir sistem uygulanıyor. Gerçekten yabancı dil öğretmek istiyorsak yaşamın içine yerleştirmeli, öğrencilere yaşatmalıyız. Basit şekilde hayatın içine koymalı gerekirse uygulamalı dersleri yabancı dille yapmalıyız ki bu, öğrenmek zorunda bırakmaktır! Ve kesinlikle yabancı dil öğrenme süreleri çok hızlanacaktır.  

 Dershanelerin kapatılması mevzusu apar topar alternatif düşünülmeden alınmış bir karar. Sonuç analizi yapılmadan hayata geçirilmiş hızlı bir eylem. Gerekli planlamalar yapılarak mağduriyet yaşanmasına izin verilmeden sağlıklı yürütülmesi gereken süreç bir anlamda sancılı bir ortama yol açtı. Hem veliler ve öğrenciler hem de kurumlar mağdur edildi. Okullarından ayrılmadan destek eğitim almak isteyen ya da sınavlara hazırlanmayı amaçlayan öğrenciler bir anlamda ortada kaldılar. Kurumlar da gerekli şartlar sağlanmadan okul konseptine geçmeye çalıştılar. Bir nevi zorunda kaldılar. Sonuçta da merdiven altı diye tabir edilen yapılar oluştu. Aslında eğitimde sık gördüğümüz alelacele sonuçları düşünülmemiş bir karar herkesi olumsuz etkiledi.

Murat ŞENER- Sınav Koleji Genel Müdür Yardımcısı

 Bu yıl itibariyle Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yayımlanan 2017 ÖSYS kılavuzuna göre matematikte 3, fizik, kimya, biyoloji testlerinin her birinde 1, Türk dili ve edebiyatında 2, tarih ve coğrafya-2 testlerinin her birinde 1'er açık uçlu soru yer alacak. Felsefe grubu ile din kültürü ve ahlak bilgisi testinde de tüm adaylar için ortak olan 1 soru "kısa cevaplı" olacak. Yabancı dil testinde ise 3 soru kısa cevaplı sorulardan oluşacak. Kısa cevaplı soruların değerlendirilmesinde yanlışlar doğruyu götürmeyecek. Bu konuyu tartışmak yerine ne yapmalıyız diye düşünmek durumundayız. Bilindiği gibi ülkemiz PISA sınavlarında yıllardır çok gerilerde yer almakta, öğrencilerimize bilimsel düşünceyi, matematik, fen okuryazarlığı gibi kavramları aşılamadığımız sürece de gerilerde olmaya devam edeceğiz. MEB’in müfredatlarda yaptığı yenilemeler ve sınavlarda açık uçlu soruların yavaş yavaş sorulmaya başlanması ile bu kavramların iyileştirilmesini hedeflediğini düşünüyorum. Test usulü sorular öğrencileri ister istemez ezberciliğe itiyor ve bu da öğrencilerin yaratıcılık gücünün, bilimsel düşünme yeteneklerinin gelişmesine engel oluyor. Tabi bu durum zamanla uygulanmaya devam ederse belli bir süre sonunda meyvelerini almaya başlayabiliriz ayrıca sistemin uygulanması noktasında bu işin bileşenlerinin görevleri en iyi şekilde belirlenmeli ve takibi yapılmalıdır.

 Bu durum derslik sayısı ile alakalı bir durumdu. MEB’in bu konuda yaptığı yatırımlar sayesinde şu anda derslik sorunu çözülme noktasına ulaştı. Tam gün eğitim zaten birçok özel okulda uygulanan bir yöntem, devlet okullarının da tam gün eğitime geçiyor olması özel okulları etkileyeceğini sanmıyorum. Velilerin özel okul tercih etme nedenleri içinde tam gün eğitimden önce sayılabilecek birçok sebep olduğunu düşünüyorum. Bursa sınav eğitim kurumlarında tüm gün eğitimin içinde yabancı dil eğitimi, sosyal ve sportif faaliyetler, ek akademik çalışmalar gibi birçok faaliyet yapılmakta. Tam gün eğitime geçmek kadar içeriğin ne kadar verimli olduğuna da dikkat etmek gerekir.

 Okul öncesi eğitim belki de eğitimin en önemli bölümü. Okul öncesi eğitim süresince çocuklar ilköğretime hazırlanırken, paylaşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi ve birlikte çalışmayı öğrenirler. Okul öncesi eğitimin amacı çocuklarda öğrenmeye ilgi uyandırmak ve çocuğun varolan yeteneklerini görünür kılmaktır. Çocukta zeka gelişiminin %70’lik kısmı 7 yaşına kadar tamamlanır ve öğrenme becerisi bu yaşta gelişir. Bu anlamda Bursa Sınav Eğitim Kurumlarına bağlı olarak gelişen Bursa Çocuk üniversitesinde yapılan çalışmaları yakından takip eden bir eğitimci olarak söz sahibi olduğumuzu düşünüyorum. Yabancı dil eğitimi, kültür sanat etkinlikleri ve oyunlar, temel matematik ve fen eğitimi, akıl oyunları, müzik ve beslenme, okumaya başlama çalışmaları gibi bileşenler en iyi şekilde öğrencilere aktarılmalıdır.

 Bana göre yabancı dil algımızda ve bununla beraber ortaya çıkan eğitim tarzında sorun var. Bu zamana kadar İngilizce dersleri sınavlarda geçilmesi gereken bir ders olarak okutuldu. Belirli kalıplar, yapılar formülize edilerek matematik, kimya, fizik dersi gibi öğrencilere anlatılmaya çalışıldı. Oysaki hiçbir dil belirli kalıplara konulamaz. Dil yaşayan bir varlıktır; zaman içinde değişir ve gelişir. Öğrencilerin bu alana ilgisini arttırmak için yenilikler yapılmalı ve öğrenciye cazip hale getirilmelidir. Öğrencinin yabancı dile ihtiyaç duyması sağlanmalıdır. Bursa Sınav Kolejleri’nde yabancı dil derslerinde ve diğer ortamlarda yabancı dil öğretmenleri ile Türkçe konuşma yasağı getirerek bunu sağlamaya çalışıyoruz. İşin derinine inecek olursak, yine okul öncesine dönmeliyiz. Bu dönemde yapılacak çalışmalar ile öğrencilerin dil yeteneklerinin gelişmesi ve dil altyapısının oluşturulması çok önemli.

 Bursa Sınav Eğitim Kurumları olarak dershanecilik konusunda çok tecrübe sahibi bir kurumuz. Dershaneler isim olarak kapatılmış gibi gözükse de etüt merkezi gibi isimlerle çalışmaya devam etmekte aslında. Dershaneler milli eğitime destek olarak ortaya çıkan ve çok açık bir ihtiyaç olduğu belli olan kurumlar. Kapatılması ya da dönüştürülmesinden ziyade bu tarz kurumlara olan ihtiyacın ortadan kaldırılması gerekli, böylece zaten otomatik olarak bir dönem sona ermiş olur ancak bu durumun hemen sonlanabilmeli çok mümkün gözükmüyor. Ayrıca mekan olarak seçilen yerlerin yetersizliği öğrencileri olumsuz etkileyebilir. Bir eğitim kurumunda olması gereken en önemli özelliklerden biri bence fiziki yapısı. Çünkü öğrenci rahat edebileceği, kendini mutlu hissedebileceği bir yerde eğitim aldığı taktirde başarılı olabilir.

Ertan PINAR- Tan Okulları 

 Öğrencinin bilgi düzeyini tesadüfi sonuçlarla ölçmenin ötesine geçtiği için açık uçlu soruların olmasının yerinde olduğunu fakat üniversite sınavı gibi katılımın sayıca fazla olduğu sınavlarda ölçme tekniklerini değerlendirme mekanizmasının da güvenilir olması gerektiğini düşünüyoruz.

 Özel okullarda genelde her ikisi de çalışan ailelerin çocukları okumaktadır. Aile uzun saatler çalışma hayatının içindeyken çocuğunun iyi bir eğitim almasını, aynı zamanda sosyal ve sportif açıdan desteklemek istediği için tam gün eğitimi olan özel okulu tercih etmektedir. Özel okullar tekli tam gün eğitim uyguladıkları için velilerin isteğine cevap vermektedir. Bu nedenden özel okullar olumlu yönde etkilenmektedir.

 Daha eğitim ağırlıklı bir öğretim süreci izlenmeli. Temel davranış kazanımları, toplu yaşam becerileri, bir üst eğitim kurumuna hazırlık yapan bir süreç izlenmelidir.

 Ülkemizde yabancı dil öğretimi teorik bilgi öğretimi olarak sınıfta yapılıyor. Öğrencinin kullanım ve pratik yapma alanı sosyal yaşamı içerisinde yok. Daha çok proje/etkinlik, yurt dışına gönderme, serbest geçiş sistemi ile daha interaktif/enternasyonal bir geçiş süreci olmalı. Yurtdışı eğitim olanaklarında devlet desteği arttırılmalıdır.

 Dershanelerin kapatılması süreciyle beraber öğrencilerin tercihleri doğrultusunda açılan kurumları tam anlamıyla özellikle bina fiziki şartları nedeniyle paydaşlarıyla aynı kalitede olmamaktadır. Verilen eğitim açısından değerlendirilmesi gerekirse öğrencilerin dershane öğretmenlerinden almaya devam ettikleri eğitime inandıkları için orada olduklarını düşünmekteyim. Fakat denetimi ve kontrolü zor bir yapıdan söz edildiği de unutulmamalıdır.

Orhan KARAKOÇ- Teknoloji Fen Okulları Eğitim Koordinatörü

 Geçmişe dönüş gibi düşünüyor ve olumlu buluyorum. Çoktan seçmeli, kısa cevaplar, evet-hayır, doğru-yanlış türündeki değerlendirmeler zaman içinde ezberci eğitimi egemen kıldı ve  öğrencilerde yorum yeteneğinin gelişmesine ket vurdu. Nitekim test ağırlıklı sınav eksenli eğitim alan öğrencilerin üst eğitimlerinde öğrenme, araştırma, bilgiye ulaşmada ve yorumlamada güçlükler ile karşılaştıkları çeşitli değerlendirmeler ile gözlenmiştir. Örnek TEOG sınavında üstün başarı gösteren öğrencilerin aynı başarıyı PİSA değerlendirmelerinde gösteremedikleri bilinmektedir. Açık uçlu soru mantığında öğrencinin başarılı olması için, konuları araştırma, inceleme ve yerinde yaparak yaşayarak öğrenmesi yöntemi ön plana çıkacak, öğrenci öğrendiklerini yorumlayıp, gerçek yaşamda kullanmasını sağlayacaktır. Bu da bilgiyi kalıcı kılacaktır.

 İkili öğretimin eğitim sistemimizin en zayıf yönü olarak değerlendirebiliriz. Bireyin tam zamanda yapacaklarını sıkıştırarak yarım zamana sığdırması, geri kalan eğitim süreci nin  atıl zaman olarak kaldığını düşünüyorum. Sabah erken ve akşam geç saatlere kadar sürdürülen ders yorgunluğun sebep olduğu olumsuzlukların da önüne geçilecek ve öğrencide olumlu gelişmeler sağlayacaktır. Şüphesiz ki bu kurumların tekli öğretime geçmesi hem kendi verimliliklerini artıracak hem de özel okulları daha farklı değerler üretmeye zorlayarak kalitenin artmasına katkı sağlayacaktır.        

 Zeka gelişimi ve öğrenme becerileri bu yaşlarda gelişir. Okul öncesi dönem eğitimin temelidir. Çocuklar bu yaş grubunda çok hızlı öğrenseler de her çocuğun kendine özgü bir öğrenme metodu vardır. Okul öncesi dönemde çocukların bireysel farklılıkları göz önünde bulundurularak eğitim verilmelidir. Bütün etkinlikler oyun temelli olmalıdır. Okul öncesi dönemde verilen eğitimde çocukların sevgi, saygı, işbirliği,  sorumluluk, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma davranışları geliştirilmelidir. Çocuğun dilini doğru  ve güzel kullanması, kendine saygı ve güven duyması sağlanmalıdır. İnce motor becerilerini geliştirmek için bol bol aktiviteler yapılmalıdır. Yaratıcı düşünmeye teşvik edilmeli ve 3 boyutlu düşünebilmesi sağlanmalıdır. Okul öncesi eğitim, çocuğun eğitimle daha erken buluşması ve pedagojik yaklaşımlarla öğrenmeye  hazır  kılınması, önemli ve çocuklar için büyük bir gerekliliktir.

 Öğrenme ihtiyaçtan doğar. Dil eğitimini etkin kılmak için onu ihtiyaç haline getirmek yani günlük hayata uyarlayarak kullanımda süreklilik sağlama ile yabancı dil edinilmesinde etkinlik sağlanabilir. Çocuğun günlük yaşamına (oyun, eğlenme, öğrenme ve paylaşımına) uygun düzeyde yabancı dilin yerleşmesi ve benimsenmesi sağlandığı taktirde, kazandırılacak konuşma öz güveniyle dilin amacının uygun öğretimi sağlanabilir. Maalesef dilin kurallar çerçevesinde öğretilmesinden dolayı istenilen sonuçlar elde edilememektedir.

 İnsan hayatında, talebi olmayan hiçbir arzın kabul görmeyeceği muhakkaktır. Dershanelerin temel ortaokullara ve liselere dönüşmesi de veliler tarafından kabul görmüş ve son iki yılda eğitime katkı sağlama çabasını sürdürüp, özel eğitimin, eğitimdeki oranını %7-%7,5’lar düzeyine ulaşmasına katkı sağlamıştır. Kaldı ki temel okullar bir geçiş formülü olarak düşünülmüş ve bu sürecin sonunda eğitim sektörüne yeni kurumlar kazandırmayla misyonlarını tamamlamış olacaklardır. Disiplinli ve eğitimin temel ilkelerine aykırı düşmeyen her türlü eğitim faaliyetinin eğitime mutlaka katkı sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü her faaliyet ihtiyaçtan doğar. İhtiyaç duyulmayan hiçbir faaliyet sürdürülemez.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

DİĞER HABERLER

SONRAKİ HABER

YILDIRIM'DA HEDEF: %70-75 EVET

YILDIRIM'DA HEDEF: %70-75 EVET