18 Aralık 2017 Pazartesi

SON DAKİKA

TEMİZ BİR SEÇİM OLMASINI DİLİYORUZ

TEMİZ BİR SEÇİM OLMASINI DİLİYORUZ

CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil az bir süre kalan referandumla ilgili açık konuştu: “Herkes kendi vicdanıyla o sandığa oyunu atarsa, o sandıklarda vicdanın ağır bastığını göreceğiz. Önemli olan 16 Nisan’da temiz bir seçim olması, demokratik kurallar çerçevesinde insanların oylarını kullanabilmesi. Sonuç hepimiz için hayırlara vesile olacak.”

10 Nisan 2017 Pazartesi 11:50 Röportaj

-Referandumda vatandaş neden hayır demeli?

Ben bir vatandaş olarak neden hayır dediğimi söyleyeyim. Ben bu ülkede özgür, bağımsız, demokratik ve insani şartlarda yaşamak istiyorum. Ödediğim vergilerin nereye harcandığını bilmek istiyorum. Devletin yalanla, dolanla değil dürüst ve hesap verebilir olmasını istiyorum. Kandırılmaya müsait, öngörüsüz kişilerin devleti yönetmesini ve bu ülkeyi aciz konumlara düşürmesini istemiyorum. Ben bu Anayasa değişikliğiyle neler yapılmak istendiği biliyorum, o yüzden hayır diyorum. Size madde madde bildiklerimi sıralayayım:

Bu Anayasa değişikliğiyle 80 milyon insan, tek kişinin iradesine teslim olacak.

Çünkü;

- Ülke yönetiminde tek kişi olacak, o tek kişinin her istediğini yapma yetkisi olacak. Başbakan olmayacağından, halkın seçtiği bir hükümet de olmayacak. Halkın seçtiği milletvekilleri bakan olamayacak. Halk hiç tanımadığı insanların makam sahibi olduğunu görecek.

- İstediğini kendine yardımcı olarak atayabilecek. Bu yardımcıları halk seçmeyecek.

- Halkın seçtiği milletvekilleri ise halkın taleplerini karşılayamayacak. Yani halk şimdiki gibi Meclis’e gelip, sorunlarına çözüm arayamayacak.

- Ülke bütçesini yani bizim paramızı nereye harcayacağına tek kişi karar verecek. Hiç kimse, halkın seçtiği milletvekilleri bile o tek kişiye karışamayacak.

- Her türlü kanunu çıkarma yetkisi tek kişide olacak. Milletvekillerinin teklif ettiği kanunların çıkıp çıkmamasına da o tek kişi karar verecek.

- Ülkeyi yöneten o tek kişi, sahip olduğu yetkiyi kullanarak OHAL ilan ettiğinde vatandaşın temel hak ve hürriyetleri de dahil olmak üzere tüm Anayasayı değiştirebilecek. Halkın seçtiği milletvekilleri buna karşı çıkamayacak.

- Ülkeyi yöneten o tek kişi, ordu komutanı yetkisine de sahip olacağı için isterse savaş ilan edebilecek. Bu ülke insanını sonu belli olmayan bir savaşa sokabilecek.

- İsterse bir partiye üye olacağı için, devletin parti devleti olmasına neden olacak. Partili devlet olunca, en basitinden ülkede hiç kimse hak ettiği göreve gelemeyecek, devlet kurumları işlemeyecek, vatandaş hizmet alabilmek için o partiye minnet edecek. Tüm üst düzey yöneticileri de zaten ülkeyi yöneten tek kişi belirleyecek.

- Yargı organları ülkeyi yöneten kişinin elinde oyuncak olacak. Ülkede adalet sistemi tamamen adamına göre işleyecek.

- Hiç kimse ülkeyi yöneten bu tek kişiyi eleştiremeyecek, denetleyemeyecek, hesap soramayacak. Her yanlışını kabul etmek, boyun eğmek zorunda kalacak. Üstelik bu tek kişinin atadığı yardımcıları ve bakanları da yanlış yaptıkları hiçbir şey için yargı önüne çıkmayacak.

- 80 milyon bir cumhurbaşkanı seçtiğini zannedecek ama aslında seçilip de o koltuğa oturacak kişi bir kral olacak ve belki de bir daha hiç kimse onu o koltuktan kaldıramayacak.

-Son anketlere göre Türkiye’de hangi tercih daha önde?

Referanduma bir aydan kısa bir süre kaldı. Bu süreçte algı yönetimi daha çok önem kazanmış durumda. Kanaatime göre hayır tercihi ağır basıyor, ancak önemli olan 16 Nisan’da temiz bir seçim olması, demokratik kurallar çerçevesinde insanların oylarını kullanabilmesi. Herkes kendi vicdanıyla o sandığa oyunu atarsa, o sandıklardan çıkan sonuçta da vicdanın ağır bastığını göreceğiz. Sonuç hepimiz için hayırlara vesile olacak. Bu arada şunu da söylemeli; referandum çalışmalarımıza son hızla devam ediyoruz. Her gün sahada, sokak sokak dolaşarak, tek tek vatandaşımıza bu anayasa değişikliğini anlatıyoruz. Görüyoruz ki, kararsız olanlar madde içeriklerini anladıkça, kararını netleştiriyor ve “olmaz böyle şey” diyor. Bazıları ise yine de iktidar partisinden yana tavır sergiliyor. Ancak bu bir parti seçimi değil, bu ülkenin geleceğine dair bir tercih. Particiliği bırakarak, ülkenin geleceğini düşünmeli. “Ama yollar yaptılar, köprüler yaptılar” diyorlar mesela. İyi de anayasa yapmak, yol yapmaya benzemez! Hem gördük yapılan Osmangazi Köprüsü’nü, üstünden araç geçmiyor, üstelik o geçmeyen araçların parası da bizim cebimizden çıkıyor.

-Anayasa değişikliğinin hangi maddeleri Türkiye için tehdit oluşturuyor?

Önce şunları sormak gerek; Bu Anayasa değişikliğinin hangi maddesi Türkiye için yararlı ve gerekli? Hangi maddesi Türkiye’de yaşayan insanların güvenliğini sağlayıcı ve birleştirici? Hangi maddesi Türkiye’deki terörü sona erdirecek? Hangi maddesiyle Kürt vatandaşlarımızın ve azınlıkların sorunları çözülecek? Hangi maddesi bu ülkede yaşayan insanların yargıya güvenini artıracak? Hangi maddesi evlatlarımızın şehit olmasını engelleyecek? Tüm bu soruların tek bir yanıtı var; bu anayasa değişikliğinin hiçbir maddesi Türkiye için yararlı ve gerekli değil. En ucuz algı yaratmaya çalıştıkları milletvekili sayısının artması ve seçilme yaşının 18’e inmesi dahil, şu an için bu ülkeye faydası ve gereği olan düzenlemeler değil.

Oysa yönetim sisteminin değiştirilerek tek adam yönetimi getiren, milletin temsil hakkını elinden alan, her kararı tek kişinin vermesi yönünde tüm yetkileri o kişiye teslim eden ve Meclis’i işlevsiz hale getiren bu anayasa değişikliği Türkiye için bölen ve ayrıştıran düzenlemelere sahip. Bu bile Türkiye için tehlikeli değil mi? Ama gizlenmiş bazı değişiklikler doğrudan tehdit unsuru taşıyor. Örneğin paketin 16. Maddesiyle, mevcut Anayasa’nın 123. Maddesinde bir ibare değiştiriliyor. 123. Maddede der ki; “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.” İşte bu maddeye idarenin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulabileceği ifadesi getiriliyor. Yani ne demek bu; Türkiye’nin mevcuttaki illere göre idaresini Cumhurbaşkanı tek başına, bir kararnameyle değiştirebilir demek. Yani Cumhurbaşkanı tek başına, bir kararnameyle Türkiye haritasını istediği şekilde çizebilir, bölebilir, idare sistemini değiştirebilir demek. Yani Cumhurbaşkanı tek başına, bir kararnameyle federasyon sistemini getirebilir demek. Bu da ulus devletin sona ermesi, üniter yapının yıkılması demek. Yani Türkiye’nin parçalanması demek. Sizce bu yeterince tehdit unsuru taşımıyor mu?

-Hollanda ile yaşanan krizi değerlendirecek olursanız neler söylersiniz?

Hollanda’nın tavrı nedeniyle öncelikle ülkemizden özür dilemesi gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan ülkemizin bir bakanının sınır dışı edilmesi karşısında ilişkilerin askıya alınmamış olması ne kadar doğrudur, tartışılır. Türkiye rencide edilmiştir. Bu rencide karşısında eğer sert ültimatomlar veriyorsak, gereğini de yerine getirilmek gerekir. Ama bakıyoruz ki, büyükelçiyi bile çekmedik. O halde şunu sorarız; dış politikada milli bir tavır sergilenmiyorsa bu kriz sadece referandum için mi yaratıldı? Referandumda ‘evet’ oyu çıksın diye halkı galeyana getirme oyunu mu oynandı? Öte yandan Başbakan Binali Yıldırım’ın 6 Mart’ta bir televizyon kanalında yaptığı açıklama da biraz kafa karıştırıcı. Diyor ki Başbakan, “Hollanda'da bu ayın 14'ünde seçimler var, onun için 14'ünden önce Hollanda’da bir etkinlik yapılması çok mümkün gözükmüyor ama sonra zannetmiyorum ki Hollanda böyle bir kısıtlama üzerinde dursun.” Başbakan’ın bu açıklaması 14’ünden önce yapılacak bir etkinliğe Hollanda’nın hoş bakmadığı buna rağmen gidildiği ve zorlandığı düşüncesine sevk ediyor insanı.

-‘Avrupa bize karşı düşman’ algısının sonu sizce nereye varacak?

Devletlerin ebedi dostu ve düşmanı olmaz. Devletlerin çıkarları olur. Özellikle dış politikanın iç politikaya malzeme yapılması, kaba milliyetçilik duygularının kabartılması günü kurtarmak için yararlı olur veya birkaç oy için kullanılırsa, orta ve uzun vadede ülke ve millet bu tür dış politikadan zarar görür. Zira birkaç oy için ülke çıkarlarını ve onurunu çiğnetecek adımlar daha sonra ülkeye daha pahalıya mal olur. Bunun bedelini tüm ülke öder. Örneğin, Rusya’ya iktidar içi politika malzemesi için gereksiz çıkışlar yapıldı ama sonra 180 derece dönüp, özür diledik. Aynı şekilde İsrail için oldu. Sonuçta Türkiye bu ülkelere taviz vermek zorunda kaldı.

AB’ye girmek için Türk düşmanı Papa heykeli önünde imza atan ve gündüz vakti havai fişeklerle kutlayan bu iktidar. Birkaç ay öncesine kadar tüm halka “vizesiz Avrupa” sözü verip, şimdi bakanları bile Avrupa’dan kovulan yine bu iktidar. Son 10 yılda ülkenin milli ve yerli tüm varlıklarını (Tekel, Etibank, Sümerbank, madenler, yollar, limanlar, sanayi tesisleri vd.) Avrupa ve Batı ülkelerine satan, peşkeş çeken de bu iktidar. İçeride halka söyledikleri, yaptıkları birbirini tutmuyor. PKK ile görüşen, FETÖ ile işbirliği yapan, Barzani ile ortaklık yapan, Suriye’de ABD ile kol kola giren, Petrol Ofisini Hollandalılara veren de bu iktidar. Bu iktidarın tutarlı, yerli ve milli bir dış politikası yok.

-Eğitimde ve sağlıkta yapılan yatırımları, değişiklikleri doğru buluyor musunuz?

Bugün Türkiye’deki eğitim sistemi başlı başına bir sorun. Son 14 yılda 6 bakan değişti. 12 kez sistem değiştirildi. 4+4+4 gibi garabet bir model getirildi, bu modele ne müfredat uygun düştü ne öğrenciler. Geçen yıl, kayıtlı olmasına karşın okula devam etmeyen öğrenci sayısı 644 bindi. Sadece karma eğitimin yok edilmeye çalışılması bile öğrenciler arasında huzursuzluk yarattı. Öğrenciler sınav atına dönüştü, sorgulama ve mantık yürütmeden uzaklaşıldı. Son PISA sonuçlarını hepimiz biliyoruz, çocukların “okuduğunu bile anlayamadığı” ortaya çıktı. Eğitimciler deseniz baskı altında, istedikleri sendikaya üye olmaktan korkuyorlar. Eğitim yöneticileri liyakatla değil, mülakatla seçiliyor. Milli Eğitim Şuraları dahi etkisini kaybetti. Eğitim sistemi, yandaş bürokratların elinde oyuncak haline dönüştü. 14 yılda eğitim yerle bir oldu.  

Sağlık’ta da benzer bir durum var. Sağlık hizmeti, adım adım üniversite ve devlet hastanelerinde taşeron ve şimdi de toptan şehir hastaneleri eliyle özelleştirilerek, noeliberal politikalarla her alanda ücretli hale dönüştü. Devlet hastanelerinde birçok ameliyat yapılamaz ve hizmet kaliteli veremez hale geldi. Haftalarca, aylarca sonraya verilen randevular, yoğun bakım yatağı için sabahlara kadar acil kapılarında bekleyen insanlarımız herkesin bildiği gerçekler. Türkiye Kamu Hastane Kurumuna bağlı olan ve döner sermeye ile işletilen sağlık kurumları iflasın eşiğine gelmiştir. Kamu Özel Ortaklığı modeliyle yapılan şehir hastaneleriyle kamudan özel sektöre yüksek miktarda kaynak aktarılmakta. Sağlıkta Dönüşüm Programıyla birlikte koruma, tetkik ve tedavi süreçlerinde tıbbi gerekliliklerden çok, ‘müşteri memnuniyeti’ ve iyi otelcilik hizmeti sunulması öne geçti. GSS primleri ve katkı paylarını ödeyemeyen hastalar acil servislere yöneldi. Yeterli sayıda ve nitelikte eğitici olmadan; personel sayısı, fiziksel ve teknolojik donanım gibi altyapı olanakları sağlanmadan tıp fakülteleri açıldı. Üniversite hastaneleri iflasın eşiğinde. Tabii tüm bunların yanında verilen sözlerin tutulmaması da cabası. Geçen yıl 14 Mart Tıp Bayramı’nda hükümet sağlık çalışanlarını tehdit ve hakaret edenlerin tutuklanacağı, hekim aylıklarının artırılacağı, emeklilik yaşının yükseltileceği ve yıpranma payı hakkının verilmesi yönünde bazı müjdeli haberler vermişti. Ne oldu bu verilen sözlere? Bugün, yarın derken hala gerekli düzenlemeler yapılmadı.

-Referandumda hayır çıkması halinde erken seçim ihtimali var mı?

 Sandıktan ‘hayır’ değil, asıl ‘evet’ çıkarsa erken seçim olacaktır. Hayır çıktığında anayasa değişikliğine inanmış olan iktidar halkın kararını net olarak görmüş olacak. Halkın böyle bir anayasaya ve bu değişikliği isteyen iktidara desteği olmadığını görecek. Bu da iktidar için erken seçimin risk olduğu anlamına gelir. Eğer referandumdan ‘evet’ çıkarsa değişiklik paketini sunan iktidar güven tazeleyerek kendini güçlü bulacak ve bu düşünceyle içinde bir temizliğe gidecektir. Çünkü hali hazırda iktidar partisinde istenmeyenlerin olduğunu biliyoruz. İşte bu sebeple referandumdan ‘hayır’ çıkması halinde erken seçim ihtimali olamaz.

-Önümüzdeki süreçte Türkiye bir ekonomik kriz yaşar mı?

 Türkiye zaten şu anda bir ekonomik krizin içinde. Türkiye’nin 2017 yılında ödemeler için 200 milyar dolar bulması gerekiyor. Toplam dış borç 500 milyar dolar civarında Merkez Bankası’nda hemen kullanılabilir nakit rezervi 25-30 milyar dolar civarında. İktidar sayesinde her gün belirsizliğe doğru sürükleniyoruz. Bu nedenle bir yanda Türk Lirasında yaşanan değer kaybı, öte yanda enflasyondaki sürekli artış insanlarımızı daha fakir yapıyor. Türkiye’de işsizlik oranı son yedi yılın zirvesine çıktı, kayıtlı görünen 15 yaş üstü işsiz sayısı 4 milyona yaklaştı. Bunlara iş başvurusunda bulunmayanları ve kayıttan düşenleri de eklerseniz sayı daha da yükselir. Kapasite artırılamıyor, üretim yapılamıyor. Turizmde de gelir kaybı büyüyor, yabancı yatırımcı Türkiye ekonomisine güvenmiyor. Bu gidişle Türkiye yatırım yapılamaz bir ülke olarak nam salacak. Biz ise içeride yaşayanlar olarak, hayat pahalılığından cebimizdeki paranın sürekli erimesinden, mutfağa alışveriş yapamamaktan boğulacağız.

-Yeni sistemde AK Parti seçilecek kişiyi milletin seçeceğini ve millet iradesinin yansıyacağını savunuyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, tek adamcılık Türkiye’nin sonunu getirir mi?

 Anayasa değişikliğinin 7. Maddesinde seçimlerde salt çoğunlukla seçilen kişinin Cumhurbaşkanı olacağı ifadesi var. Yani yüzde 50+1 kişinin oyuyla seçilen kişi Cumhurbaşkanı olacak. Milletin iradesi demek; seçenlerin yarısından bir fazlası demek değildir. Bu milletin iradesini değil, matematiğin iradesini gösterir. Milletin iradesi Meclis’tir. Yüzde 50+1 kişinin oyuyla tek başına ülkeyi yönetecek kişinin milletin iradesini temsil ettiğini söylemeye hakkı yoktur, olamaz. Çünkü o aslında ülkenin yarısının istemediği bir kişidir. Öte yandan; bu şekilde seçilmiş bir başkan, sınırsız ve denetimsiz yetkilerle donatılmış tek adam dünyanın hiçbir yerinde demokratik, sosyal ve insani kararlar alamayacağı ortadadır. Evliya olsa, böyle yetkilerle donatılmış biri deyim yerindeyse “bozulur”. Kim denetimsiz ve kontrolsüz bir güç tarafından yönetilmek ister? Babamın oğlu olsa, bu yetkilerle başkan olmasını istemem; çünkü böyle birinin yanılma, yanlış yapma veya ülkeyi riske sokma olasılığı çok yüksek... 

-Suriye ve Ortadoğu’da izlenen dış politika, terör örgütleriyle mücadelede izlenen yöntem doğru mudur?

 Suriye politikasının yanlış olduğunu bugün hükümetin kendisi bile açık açık söylüyor. Ne yazık ki, biz dün de söylemiştik, bugün de söylüyoruz; ciddi bir öngörüsüzlükle Türkiye Ortadoğu karanlığına sürükleniyor. Emevi Camii’nde namaz kılacaktık, Süleyman Şah türbesini taşıdık. Bazı öfkeli çocuklar dedik, ellerini kollarını sallayarak ülkeye girip bomba patlattılar, insanlarımız öldü. Fırat Kalkanı’yla güvenli bölge oluşturacağız dendi, şimdi hedefte Rakka var. Evlatlarımız Suriye topraklarında şehit oluyor ama ne için, kimin için aklımız almıyor? 4 milyona yakın Suriyeliye evsahipliği yapıyoruz; onlara her türlü imkân ve yardımı sunuyoruz, resmi rakamlara göre 25 milyar dolar harcandı, sosyal bir devlet olmanın gereğini yerine getiriyoruz. Ama bu insanların geleceği ne olacak? Fakat bunu yaparken kendi vatandaşlarımızı üzmemek, incitmemek gerekir. Kısacası neresinden tutsanız olmuyor, yetmezmiş gibi şimdi de bu anayasa değişikliğiyle tek adam yönetimi dayatılarak tam bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmeye itiliyoruz. Referandumda hayır demek için işte size bir neden daha...

-Referandum sürecinde CHP hayır diyeceği için terörist, hain, anti-demokrat söylemleri ortaya atıldı. CHP bu algı operasyonunu nasıl etkisiz hale getirecek?

 Son 15 yıldır yaşananları herkes gördü. Biraz vicdanlı ve olayları izleyen biri bunu söylemez.

Kısaca hatırlayalım; PKK ile görüşen, masaya oturan ve Habur’da mahkeme kuran bu iktidar değil mi? Oslo’da PKK ile görüşen ve anlaşan bu iktidar değil mi? Nevruz kutlamalarında PKK liderinin mektubunu Diyarbakır’da okutan AKP değil mi? Dolmabahçe’de anlaşmaya varan iktidar değil mi? PYD askerlerini Urfa’dan Suriye topraklarına geçişi için izin veren bu iktidar değil mi? İmralı’da PKK lideri ile hapishanede görüşmeleri yaptıran ve bizzat başkanlık için PKK lideri ile pazarlık yapan bu iktidar değil mi? Çözüm sürecinde Güneydoğu’da PKK’nın yerleşmesine, kentlerde hendek ve çukurlar kazmasına izin veren, bombaların ve silahların kentlere girmesine izin veren, valilere operasyon yapmayın diye talimat veren bu iktidar değil mi? Daha yüzlerce örnek verebilirim. Şimdi tüm bunları yapanlar teröristle işbirliği yapmış olmuyor, CHP mi hain oluyor? Aklı, vicdanı olan bunu söylemez. Kaldı ki; şimdi terörist ilan ettikleri FETÖ ile işbirliği yaptığını itiraf edip, milletten özür dileyip, “Allah bizi affetsin” diyen bu iktidar değil mi? Kendileri bile teröristlerle işbirliği yaptığını kabul edenler, “ne istediniz de vermedik “diyenler şimdi kendi suçlarını ve hatalarını örtmek için başkalarına çamur atıyorlar.

 - “Evet” veya “Hayır” sonucu çıkarsa ne olur?

‘Evet’ çıkarsa, öncelikle tüm dünya “Türkiye otoriter bir ülke oluyor”, diye bizden kaçmaya ve uzaklaşmaya başlayacaktır. Bunun anlamı ekonomik darlık ve sıkıntı demek. Artık kimsenin söz hakkı olmadığı gibi, mal güvenliği kalmayacaktır. Artık il başkanları valiyi, kaymakamı ve adliyeyi, her şeyi yönetecektir. Ülke parti devleti olacaktır.

Çıkan yasaya göre ertesi günden itibaren cumhurbaşkanı AKP’nin başına geçer ve Hakimler Savcılar Kurulunu yeniden düzenler. Bunların acil ve hemen yapılmasının tek bir anlamı var; Cumhurbaşkanı ilk olarak herkesi şüpheli ilan edip siyasi ve idari AKP kadrolarını tasfiye edecek ve hızlı bir görevden alma, gözaltı ve tutuklama furyası olacaktır. Ardından yerel seçimlerde de tüm kadrolar tasfiye edilecektir. Başkan dar çevresinden kuşku duymadığı zevatı göreve getirecektir. Kendisi ifade ediyor; “17-25 Aralık’tan sonra yalnızdım, kimse yanımda değildi” diyor. Bu ne demek? “Şu an görevde olan herkes beni yalnız bıraktı” demek. Bunun hesabını görecektir. Ancak önce gerekli yasaların çıkartılması için milletvekillerine bir süre daha dokunmaz ama ilk seçimde hepsini tasfiye eder. 2019’a kadar devlet memurluğunu, kıdem tazminatını kaldıracaklarını, tüm devlet memurlarını güvencesiz sözleşmeli yapacaklarını, uzun vadede de emeklilik haklarını kaldırıp, sadece BES ile insanlara emekli olma hakkı vereceklerini, orta vadede de Suriyelilere vatandaşlık hakkı tanınacağını düşünüyorum.

‘Hayır’ çıkarsa; Türk toplumunun tüm dünyada prestiji ve güvenirliliği artacaktır. Bu güven ortamı ekonomiyi canlandıracaktır. “Hayır” ile ülkedeki gerilim azalacak ve bir huzur ortamı olacaktır. Merkez sağ oluşumu hızlanacak, ülke daha dengeli ve barışık bir yaşam sürecektir. Parlamenter sistem eksikleri giderilerek daha güçlü ve etkili bir meclis yapısı oluşacaktır. Ama en önemlisi ülkede herkes söz sahibi olacaktır. Tek adama teslim olmayacaktır.

‘Hayır’ çıkarsa bölünme tehlikesi, tek adamın keyfi kararlarının ve yanlışlarının riskleri, parti devleti korkusu olmayacaktır. Ülkenin ve insanların kaderi bir kişinin ‘iki dudağı’ arasında olmayacaktır.  2010 referandumunu hatırlayın. O gün ‘evet’ için en çok uğraşanlar, çalışanlar şimdi hepsi mahvoldu ve pişman. O zaman toplumu uyardık, “Bu referandum ülkeyi felakete götürür” diye ve nitekim “hayır” diyenler haklı çıktı. 15 Temmuz darbesi oldu. Oysa o referandumda “hayır” çıksaydı, iktidar FETÖ’cüleri yargıya, polise, askere yerleştiremeyecekti ve bu darbe olmayacaktı. Bu kadar insanımız şehit ve gazi olmayacaktı.

 

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

DİĞER HABERLER

SONRAKİ HABER

THE TİMES YENİKAPI'DA MİLYONLARI GÖREMEDİ

THE TİMES YENİKAPI'DA MİLYONLARI GÖREMEDİ