
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Kabine Toplantısı'nın ardından açıklamalarda bulundu.
Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları şu şekilde:
Şubat’ta İran’a yönelik saldırılarla başlayan krizin artçı sarsıntıları birçok alanda devam ediyor. Akaryakıt fiyatlarında dengenin hâlen sağlanamadığı, enflasyonun dünyanın pek çok ülkesinde tırmanışa geçtiği, tedarik zincirlerindeki kırılmaların henüz tamir edilemediği, Hürmüz'deki tıkanıklığın aşılamadığı çok katmanlı bir belirsizlikle karşı karşıyayız.
Dünyayı adeta bir tsunami gibi vuran bu şok dalgasının yol açtığı tahribatın boyutları tam olarak kestirilemiyor. Meselenin daha vahim yanı ise bu atmosferin küresel düzeyde bir tüfeyli ekonomi üretmesi, daha çok spekülasyona ve piyasa manipülasyonuna dayalı bir rant düzeni oluşturmasıdır.
Sıcak paraya hükmeden bir avuç vahşi kapitalist; Afrika’dan Asya’ya, Amerika’dan Latin Amerika’ya milyarlarca insanın boğazındaki lokmayı adeta gasp ederek palazlanmakta, servetlerine servet katmaktadır. Orta ve alt gelir grubunun sofrasındaki ekmek giderek küçülürken, bunların hesap cüzdanları her gün kabarmaktadır.
Şurası bir gerçek ki her savaş kendi ekonomisini üretir. Yani her savaşın kazananları ve kaybedenleri olur. Fakat İran savaşıyla bu iş tahammül sınırlarını aşmış, küresel ekonomik refah açısından tahripkâr boyutlara ulaşmıştır. Dünyanın birçok bölgesinde çözülemeyen krizlerin, sona erdirilemeyen çatışmaların arkasında tarafları uzlaşmazlığa sürükleyen, huzursuzluk üzerinden krizden menfaat devşiren tüfeylilerin çok büyük rolü, etkisi ve sabotaj girişimi vardır.
'İKTİDAR YIPRANSIN DA GEREKİRSE TÜRKİYE KAYBETSİN' MANTIĞI
Topluma moralsizlik, karamsarlık ve ümitsizlik zerk ederek bu olağanüstü süreçten siyasi ve maddi olarak kazançlı çıkmaya çalışıyorlar.
Bir defa şunu çok açık ve net ifade etmek durumundayım: Muhalefet, bölgemizi uçurumun kıyısına kadar getiren Iran krizi ve sonrası dönemde yapıcı eleştirilerde bulunmak, Türkiye’yi önceleyen bir üslup benimsemek yerine maalesef süreci siyasi çıkarları için istismar aracına dönüştürmeyi tercih etmiş, kriz fırsatçılığına tevessül etmiştir.
Böyle bir dönemde dahi “iktidar yıpransın da gerekirse Türkiye kaybetsin” mantığıyla hareket etmekten kendilerini kurtaramadılar. Üzülerek görüyoruz ki bu tavırlarını sürdürmekte ısrar ediyorlar.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyerek siyaset kurumunun çözüm üretme kapasitesini güçlendirmek yerine; hükümetin ak dediğine kara, doğru dediğine yanlış demekten öteye maalesef geçemiyorlar. Daha kötüsü, bunun siyasi tarihimizde örneği çok az görülecek şekilde son derece çirkin, son derece yaralayıcı ve yıkıcı bir üslupla yapılmasıdır.
Oysa muhalefet demek çarpıtmak, manipüle etmek, siyasi çıkarı için ülkeyi ateşe atacak kadar gözü karartmak demek değildir. Muhalefetin vazifesi; kışkırtmak, tahrik etmek, ekonomik tetikçilik yaparak buradan nemalanmaya çalışmak değildir. Hele hele yolsuzluk gündemini perdelemek amacıyla tehdit ve tahrik dozu yüksek söylemlere sarılmak son derece ucuz ve bayat bir siyasettir.
Demokrasilerde muhalefet en az iktidar kadar mesuliyet sahibidir. Konu ülke ve milletin çıkarı olduğunda sorumlu davranmak zorundadır. Hatırlatmak isterim ki bölgemizin ateş çemberinden geçtiği, gelişmiş ülkeler dâhil kimsenin önünü göremediği, küresel sistemde yeni bir denklemin kurulduğu bir dönemde muhalefet de en az bizim kadar duyarlı hareket etmek, yerli ve millî bir duruş sergilemek durumundadır.
Kürsülerde söylenen sözün, ekranlarda verilen mesajın, sosyal medyada kesilen ahkâmların kime yaradığı, kime hizmet ettiği çok iyi hesaplanmalı; ülkenin menfaatine olup olmadığının muhasebesi çok iyi yapılmalıdır.