Bu soruya verilecek cevaplar tabi ki çok çeşitli olabilir. Ancak, her şeyden önce toplum nedir? ya da toplum kimdir? sorularının cevabı konusunda anlaşabilmemiz gerekiyor. Ve ben bu tanımı İbn Haldun’ un Mukaddime adlı eserindeki tespite dayandırmak istiyorum.
İbn Haldun’a göre toplum; insanın doğası gereği diğer insanlarla bir arada yaşama ve yardımlaşma ihtiyacından doğan zorunlu ancak asabiyet ile ayakta durup, doğal kanunlara göre evrimleşen bir yapıdır. Asabiyet, toplumların doğuş ve çöküşünü açıklayan, "biz" duygusunun en üst düzeyi olarak tanımladığı toplumsal çimentodur. Devletlerin kurulması, yükselmesi ve yıkılmasını sağlayan temel toplumsal dinamik olan çimentonun bir arada tuttuğu toplumu bir canlı varlığa benzeten düşünür, her canlı gibi toplumların da doğup, geliştikten sonra yaşlanıp öldüğünü ifade eder.
Bir toplum, asabiyetini kaybedip aşırı lükse daldığında çöküşü kaçınılmazdır diyen düşünür, bu durumu “Umran” terimiyle betimler. İnsanların yerleşik hayata geçerek bir arada yaşamasını, medeniyet kurarak her alanda etkileşimde bulunmasını bir bütünsellik içerisinde inceler.
Bu kısa özetten sonra yazıyı daha da uzatmamak için şunu söyleyebilirim. Bir toplumda üretilen fikirler, bu fikirler ekseninde kurulan medeniyet ya da sistemlerin temel kaynağı o toplumu oluşturan üyelerinin kumaşıyla ilintilidir.
Toplumun hangi değerleri rehber edindiği, edindiği bu değerlerle hayatını, medeniyetini nasıl inşa ettiği ve toplumu ayakta tutan dayanakların ne olacağı tabi ki çok önemlidir. Ama bütün bunların baş aktörü insandır. Ve bu insanın sahip olduğu değerlerdir.
Biliyoruz ki toplumu ortak paydada birleştiği kuralları ayakta tutar. Bu kurallar yazılı ya da yazılı olmayan kurallardır. Ancak, her nasıl olursa olsun bu kurallar ehliyet ile liyakatten yoksunsa; sistem bir süre sonra zaaflara yenik düşer, esner ve yozlaşarak ahlaksızlık boyutuna evrilir.
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden son model fikirleri ithal edebilirsiniz. Ancak bu fikirleri içselleştirip, kendi değerlerinden çıkartarak toplumsal faydaya dönüştüren insanlardan oluşan toplumun “kumaşıdır.” Bu kumaş, en parlak fikirleri askıda tutan veya kendi fikirlerini bağrından çıkartarak evrensel ilke haline getiren bir anlayışın dokusu ve kaynağıdır.
Bugün dünya üzerinde yaygın kabul gören resmi tanıma göre (Birleşmiş Milletler), 195 egemen devlet bulunmaktadır. Bu devletlerin halklarından mürekkep toplumları ve bu toplumların kabul edip rıza göstererek idare edildiği sistemleri ile bu sistemlerin yapı taşı olan fikirleri vardır. Bir insan vücudu olarak düşündüğümüzde sistem iskelet, fikir yol haritası yani beyindir. Ancak, bu insanın bir de ruhu vardır. Bu ruha erdemi, sorumluluğu ve insani temelli değerleri yüklemediyseniz; sistem baskı aracı, fikir ise boş bir slogana dönüşür.
Bütün bunlar ışığında, toplum seviyesinin sistem ya da fikirlere nispeten bağlı olduğu, esas bağlılığın ise toplumu oluşturan insanların niteliği olduğudur.
Özetle; Toplumun ürettiği fikirler vizyondur. Sistemler, bu vizyonu elde etmek ve sürdürülebilir kılmak için olmazsa olmazıdır. Ancak “ne olmak istiyoruz?” sorusuna cevap olacak her değerin ölçüsü insandır. Ve insana en çok yakışan da “ONUR”’ dur.
Birlikte olmak, ortak bir yazgıyı paylaşan bir topluluğun amacıdır. Topluluk üyelerinin paylaştıkları yazgı, onların birlikte olma biçimini de belirler. Fikirler ve sistemleri insan ortaya çıkartır ve bir toplumun gerçek seviyesi, toplumu oluşturan sıradan insanların hissettiği huzur, geleceğe duyacağı güven ile sahip olduğu onur kadardır. Ortak bir toplum için ortak bir zemin gerekir; o zemin akıldır. İnsan onuruna yakışan da budur.
Velhasıl, insan her şeyin ölçüsüdür diyor afetsiz günler diliyorum…