İnsanoğlu içine fırladığı toplumun her türlü kültürel etkisine maruz kalır ve hayatı bundan ibaret sandığı için de bu duruma çabuk alışır. Zira, insan alışan bir varlıktır.
İçinde bulunduğu düzene alışır, yaşam koşullarına, zamanın ve mekânın imkanlarına alışır. Öyle alışır ki alıştığı şeyin bir gün olmayabileceğini aklına bile getirmez.
Nesneler ve eşyanın tabiatıyla uyum içerisindeki insan, alışkanlıklarını etrafındaki diğer insanlara yükler. Ve insanlar özelinde içselleştirir. Bu insanlarla kurduğu bağ onun hayatı anlamlandırmasına ve yaşama değer katmasına vesile olur. En derin ve vazgeçmeyeceği alışkanlığı ise kendisi için “özel” olarak belirlediği kişileredir.
Bu kişilerin görüntüsüne alışır. Sesine, ilgisine, sevgisi ve kendisine açılmış olan özel alanına alışır. Varlığına alıştığı bu kimseler onun için yaşamın merkezidir, nefes ve candır…
Buraya kadar her şey normalken; sürekli olacaklarını düşündüğü, hep aynı yerde bulacağını sandığı insanların “sessizleşmesi” büyük bir travma yaratır. Bir gün gelir varlığı garanti olanın yerinde olmadığını, yok olduğunu hisseder hatta görür. Büyük bir boşluk ve uçurumu deneyimler.
Bu durumun karşılığı ise sadece sessizliktir. Ne büyük kavgalar ne gürültü ve ne de veda. Sadece derin bir sessizlik çöker içine… Büyüyen mesafeler, kısalan cümleler ve anlamını saçmalık olarak değiştirmiş yaşam algısı kaplar içini. Geniş zamanlar daralır, saatler süren düşünceler birkaç kelimeye bile çok gelir.
Sonra ne mi olur?
Alışır… Hayatının merkezindeki insan veya insanlar yavaş yavaş tozlu raflarında yerini alır. Çok uzağa düşmüş anılara dönüşmeye başlar. Ancak, bu sırada seni yıkan bir şey ortaya çıkar. Gidenler sadece kendilerini götürmemiştir çünkü. Hayallerin de gitmiştir. Kurduğun yarınlar, tutulan eller, izlenen filmler, dinlenen şarkılar, söylenen nağmeler de ardından…
Hepsi sahipsiz kalır. Kanadı olmayan bir kuş gibi çaresiz, yüksek yuvasında hapseder kendisine. Ve geriye sen dediğimiz boş bir beden kalır. Evindeki eşyaların üzerine sinmiş anılar, pencerenin silinmiş puslu manzarası, rengini kaybetmiş gökyüzü ve mutluluğuna kızdığın bir sürü insan… Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık...
Sonra gözün gözü görmediği, zifiri karanlıktaki uzun geceler gelir. Uykuya hasret, rüyaya yeminli koyu bir yalnızlığın getirisi olan kimsesizlik…
Ardından kimliksiz bir rüzgâr, sallar ağacın yapraklarını! Evet, biliyoruz ki yaprak ağaca aittir ve ne kadar uzağa savrulsa da kalbi dalında atar. Gemi de limanda güvendedir. Ama, gemi limanda beklemek için yapılmamıştır. Her şey kendi tabiatına, zaman ve mekanına aittir. Bunun aksi geçici bir durum olup kararsızlık haline sebeptir.
Lakin, hayatın akışı kararsızlığı kabul etmez. Ve senin seçmediğin kararın yerine kendisini koyarak yoluna devam eder. Ve sen bu yolun çaresiz ve mecbur yolcusu olarak tanımlayamadığın birçok bilinmezin yerine ve adına “KADER” der alışır gidersin...
O yüzden korkarız, alışkanlıklarımızdan vazgeçmek istemeyiz. Çünkü alıştığın yer canını yaksa da bilinmezliği göze alamaz, tercih etmezsin. İçselleştirilmiş çaresizliğin yerine yeni olan bir şeyi koymak istemezsin. Sorgulamazsın bile alışkanlıklarını…
Ve yaşarken alışkanlıklarına tutulur, âşık olursun. O yüzden “insan alışkanlıklarıdır” der rutinlerine devam edersin. Sonra da “neden bunlar hep benim başıma geliyor” der yakınır durursun.
Kendi hayatımızı yaşamak, çalıntı hayatlarda bize verilmiş süreyi ziyan etmemek uğruna rutinlerimizin sabit kalmadığı, değişim ve dönüşüme açık sorgulanmış bir yaşam diliyor, sevgi ve saygılar sunuyorum…