İnsan, tek yönü olan bir varlık değildir. O yüzden diğer canlılardan farklılaşıp, doğal olmaktan çıkıp kültürel bir canlıya dönüşmüştür. Fiziki ve spiritüel olarak bildiğimiz iki yönü vardır. Ve bu iki yönünün de tatmini gerekir. Fiziki ihtiyaçları insanda haz duygusunun tatmin edilmesi noktasında ortaya çıkar ve geçici-sahte bir mutluluk sağlar. Kalıcı mutluluğun kaynağı ise duygusal tatminlerde kendisini gösterir. O yüzden insan değerlere yönelerek kalıcı ve sürekli mutluluğu elde edebilir.
Ruhsal ihtiyaçlarımızın başında sevmek ve sevilmek, bir yere, bir şeye ya da birisine ait olma ihtiyacı gelir. Bu ihtiyaçlarımızın tatminini her zaman ve her yerde arar dururuz. Farklı adres ve duraklarda birçok şeyi deneyimleriz. Hatalar yapar, eksiklerimizle tamamlanırız. Ve hatta hayatın en trajikomik taraflarıyla karşılaşırız. Örneğin sevgilimize koşarken, başkalarının mutluluğuna şahit oluruz…Ve hemen kendimize bir teselli arar “marifet bize yâr olmayan sevgiliyi kalbimizin içinde öldürmek! İşte en haklı, en masum, en kudretli ve en muhteşem cinayet” deriz. Deriz de kolay kolay da bunu hayata geçirmez, erteler birlikte yaşar, içimizdeyken ölürüz.
Bilmiyorum, belki de böyle büyür, böyle öğrenir böyle gerçekleştiririz kendimizi. Başka da yolu yoktur sanırım. Çünkü, her yaşın acemisidir insan. İşte bu nedenle tecrübe, yenilmiş kazıkların bileşkesi olmuştur hep. Ama kurallar toplum tarafından belirlense de oyun daha önce oynanır. Çünkü oyunu insanın doğal tabiatı ortaya çıkartır. İnsan spiritüel yönü gereği sever ve bir başkası tarafından sevilir. Ancak, doğallığın getirdiği yeni olan çoğu şey, toplum tarafından benimsenip kabul görmeyeceği için mülkiyetçi duvarlara çarpar durur.
İşte doğal tarafımızla istediğimiz ama toplumsal yapımızla frenlediğimiz şeylerin iz düşümü olan, bizden önce yaşamış, deneyimlemiş insanların ettikleri sözler asılı durur gökyüzünün geniş tavanında. Kim isterse o alır rehber eder ya da herkes kendi önüne bakarak aynı şeyleri tekrarlar durur kendi dünyasında. Hayat da bu değil midir? Yanlış da olsa seçtiklerinin veya seçtiğini sandıklarının gölgesinde, kendisinin olana tutuna tutuna, kendisinin olduğunu sandığı şeyleri tuta tuta ömrünü tamamlamak! Ve kendi yaşamına bencilce şahitlik etmek.
Bu konuyla alakalı birçok şey söylenmiştir ama benim hoşuma giden ve sizinle paylaşmak istediğim kısa bir tecrübe aktarımı yapıp, günümüze bir not düşmüş olalım.
Sana ulaşabileceği halde ulaşmayı tercih etmeyeni asla özleme! Yanında olmak isteseydi, olurdu. Sevgi yolunu kaybetmezken, saygı senin nerede olduğunu bilir. Yaratıcının senin için, sana gönderdiği insanlar hatırlatıcıya ihtiyaç duymaz. Onları hiçbir şey için ikna etmene gerek yoktur. Çünkü buna gerek ve de ihtiyaç duymazlar. Dolayısıyla gidenlerin peşinden koşma!
Gitmeyi tercih etmiş insanlar özlenmez! Sana değer vermediğini net bir şekilde göstermiştir çünkü. Bu yüzden beklenmeyi de hak etmez. Gidenlere takılıp kalma! Doğru insan, yaratıcının senin için gönderdiği insan mutlaka gelecektir ve sende kalacaktır. Dün, bugün, yarın belki de çoktan girdi hayatına. Bildiğim doğru şudur ki; gerçekten sana ait olanı asla kaybetmezsin! Gerisi misafirdir…
Bizde, bizimle var olup hayatımıza anlam katanlara, varlığıyla varlandığımız insanlara selam ola. Seven ve sevilen gönüllerde sevgi ola diyorum. Tamamlanabilmek için attığımız her adımın, istediğiniz manzaraya açılan kapılara çıkmasını temenni ediyor,
Afetsiz zamanlar diliyorum…