Türkiye'deki afet yönetimi, özellikle 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden sonra gelişti demiştik. Ve hatta bu tarihten itibaren afet yönetişim anlayışımıza kriz yönetimi değil, risk yönetimi anlayışı hâkim olmuştur diye yazmıştık. Ancak son depremler gösterdik ki bazı ciddi problemler hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bu problemlerin başında risk azaltma çalışmalarındaki yetersizlik, afet öncesi, sırası ve sonrasındaki koordinasyonsuzluk, acil müdahale ekiplerinin ve altyapının belirli bölgelerde yetersiz kalması ile “afet bilinci yetersizliği” dikkat çekmektedir.
Baştan belirteyim ki afet bilinci eğitimi, yaşam boyu devam eden bir süreç olmalıdır. Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına girmeli, okullarda küçük yaştan itibaren bu anlamda bilinç oluşturulmalıdır. Ayrıca toplumsal farkındalık uyandıracak faaliyetler, ciddi, disiplinli ve amaca yönelik tatbikatlar ve temel afet bilinci eğitim seminerleriyle desteklenen organizasyonlar icra edilmelidir. Merkezi idarenin yanında, afetin ev sahipliğini yapan yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve yazılı/görsel medya iş birliğiyle katılımcı bir yaklaşım sergilenmelidir.
Bütün bu gerçekleri biliyoruz. Ama her nedense uygulamıyor, uygulayamıyoruz. Eğitimle alakalı bu bilinenlerden sonra diyorum ki; güvenlik kültürlü, afet temelli bir yaşamı önceleyip, yaşam alanlarımızı, yerleşkelerimizi içinde bulunduğumuz coğrafyanın gerçeklerine uygun imar edelim. Yaşam alanlarımızı imar ederken malzemeden çalmayalım, bilimsel gerçekleri göz önünde bulundurarak her türlü yolsuzluk ve ahlaksızlıktan uzak duralım. Yerleşkelerimiz kimlikli olsun ve sahibi gibi davrandığımız doğada, diğer canlıların varlığına saygı duyarak var olalım... Eyvallah!
Peki, yaşanılan her depremin afete dönüştüğü ülkemizde, bizde mevcut olmayan bu değerlere, her doğa olayından sonra yaşadığımız bu durumlara hayatımızda nasıl yer açalım ve güvenlik kültürlü, afet temelli bir yaşamı nasıl gerçekleştirelim?
Yıllardır toplumun birçok kesimine sivil savunma ve temel afet bilinci eğitimleri vermiş, seminerler ve tatbikatlar düzenlemiş bir kamu görevlisi olarak merak ettiğim, cevap aradığım bu sorularla birlikte aklıma takılan şunlar oldu. “Batıl inanç neden bilim kadar doğaldır?” Ve insanlar sorgulamadan kabul ettikleri bilgiler çerçevesinde örüntüledikleri yaşamlarından, gerçekten mutlu, memnun olabilirler mi?
Tam da burada aklıma Platon’ un mağara metaforu geldi. Nakledeyim müsaadenizle…
Platon ünlü bir antik Yunan bilgesi ve düşünürüdür. Kendisi kadar ünlü bir mağara alegorisi vardır. 2500 yıllık bu hikâyeye göre; bir mağaranın içinde hapis hayatı yaşayan, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçiren insanlar vardır. Bu insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir. Bu nesnelerin gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden birisi bir gün serbest kalır. Mağaranın dışına çıkar ve gerçek dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar. Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması, gölgeleri olduğunu anlar. Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda bulunduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar.
Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul eder, algılarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır, ötekileştirilir. Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rutin bozucudur. Bu yüzden zihin mağaranın karanlığını yani öğrenme ve ilerlemeyi engelleyen sistemi seçer. Çünkü bilmek rahatsız ediciyken, cahillik mutluluk vericidir. Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret isterken, herkes bu cesareti göstermeyi göze alamaz. Böylece içine doğduğumuz şartların, -gönüllü gönülsüz- kural ve kast sisteminin bir parçası oluruz. Ve bu durumun devamı için sadece yapmamız gereken şey mağaramızdan çıkmama, dışarıya bakmamaktır.
İşte bunun için, mağaradan çıkıp gerçekle yüzleşebilmek, afetlere karşı direnç geliştirebilmek için bilmek gerekiyor. Bilmek için öğrenmek ve öğrendiğini yaymak, eşya ve her türlü nesneyle uyumlu ilişki kurmak, doğal düzene aykırı eylemlerde bulunmamak, ekolojik sistemi bozmamak için çaba göstermek gerekiyor. Afet temelli, güvenlik kültürlü yaşamı icra edebilmek gerekiyor.
Lakin hiçte kolay elde edilebilecek bir durum olarak gözükmüyor. İnsanların çoğu doğanın yapısı hakkında sahip olduğumuz doğru inançların dayanaklarını anladıkları için değil, toplumsal davranış kodlu ezber öğrenme yöntemiyle ve diğer insanlarca kabul gördüğü için benimserler. İşte bu yüzden batıl inanç, bilim kadar doğaldır. Ve işte bu yüzden kopya yaşamlar, insanların aradığı gerçek mutluluğu getirmez, getiremez.
“Sorgulanmamış bir hayatın yaşanmaya değer olmadığını” söyleyen Sokrates, tarihte bilinen ilk öğretmen olarak karşımıza çıkar. Sokrates’e göre eğitim, bilginin dolu bir kaptan boş bir kaba aktarımı değildir. Öyle ki öğrencilerine, kaynağından “başkalarına aktarmak” yöntemiyle değil “doğurtmak” yöntemiyle bilginin kazandırılması gerektiğini anlatıp, öğretiyordu. Bunun için de bildiğini düşünen ama gerçekte bilmeyenlerin, öğrenmek için çaba göstermeyeceğini, öğrenmenin insanın bilgisizliğinin farkına varması sonucunda ulaşabileceği bir yetkinlik olduğunu söylerdi. Bu yetkinliğe ulaşmanın da kişinin öğrenme isteğinden kaynaklanacağını, dolayısıyla önce bilmediğini öğrenmesi gerektiğini ifade ederdi.
Peki öğretmen nasıl olmalıydı? Öğretmen zihinsel meselelere tepki verdiren bir uyarıcıdır (John DEWEY, Nasıl Düşünürüz, s, 70) diyen düşünüre inanmak istiyor ve böyle bir öğretmen modeli hayal ediyorum. Öyleyse öğretmen, “öğrenmeyi kolaylaştırıcı kişi” olmalıdır. İşte ben öğretmenlerimize bu zaviyeden bakıyor, değerlendirip ve ölçüyorum.
Son olarak diyorum ki; insan yaşamı içeresinde karşılaştığı her kişiden bir şey öğrenir. Bize iyi değerler katan, toplumsal yaşamı düzene koyan, ötekileştirmeden tüm canlılara saygı duyarak yaşamı öğreten, öğrenmeyi kolaylaştıran tüm ÖĞRETMENlerimize selam olsun! Adı, mesleği, toplumdaki statüsü ne olursa olsun 24 Kasım özelinde günlerini kutluyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.
Afetsiz günler dileğiyle…