SON DAKİKA
Hava Durumu

23 NİSAN: MİRAS DEĞİL EMANETTİR EGEMENLİK!

Yazının Giriş Tarihi: 22.04.2026 16:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.04.2026 16:06

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” İlkokuldan beri beynimize kazınan ve her 23 Nisan’da duyduğumuz Atamızın o muhteşem sözü. İlk bakışta bir yönetim ilkesi gibi görünür. Oysa daha dikkatli bakıldığında, yalnızca bir hakkı veya kazanımı değil, rafine bir ahlak tasavvurunu içeren geleceğin ifadesidir. Tam da bu nedenle bu yükümlülüğün yönü çocuklara doğrudur: yani geleceğe...

Doğası gereği mülkiyet güçlüdür ve sahip olduklarını kendi kararlarına göre kullanıp tüketebilir. Ancak çocuklara emanet edildiyse, egemenlik mülkiyet olmaktan çıkmış, korunması ve devredilmesi gereken bir yükümlülük haline gelmiştir. Dolayısıyla egemenlik anlayışı, içinde bulunduğumuz zamanın ve muktedirlerin insafına bırakılmış, sınırsız bir güç değildir. Sınırları “geleceğin hakkını gözetmekle” çizilmiş bir yetkidir.

Modern siyaset felsefesinde John Rawls bu yetkiyi kavramsallaştırmıştır. 1971’de “Adalet Teorisi” kitabında adil bir toplum arayışı ile kurumsal adalet ve sürdürülebilir toplum kavramlarını tartışır. “Adil Tasarruf İlkesi” ile her neslin kendinden sonrakilere sadece bir ülke değil, o ülkenin adil bir yaşam sürmesini sağlayacak koşulları da bırakmak zorunda olduğunu söyler.

Ancak mesele sadece adil bir aktarımdan öte, bir yön meselesidir. 1979 yılında nükleer tehdit karşısında insanlığın varlığını korumak ve etik sınırlar çizmek isteyen Hans Jonas, bu yetkiyi netleştirir: Gelecek neslin yaşamını tehdit edecek hiçbir tasarruf meşru değildir. Kendini savunamayacak olan gelecek neslin hakkı, bugünün vicdanına emanettir.

Bu noktada Kuzey Amerika yerlileri insanlığın rotasını çizer: Kararlar yalnızca bugünü değil, “yedinci nesli” de gözetmelidir. Çünkü zamanı tersyüz eder şekilde düşünen yerlilere göre: “İnsan, dünyayı atalarından miras almaz; çocuklarından ödünç alır.”

Böylelikle egemenlik geçmişten devredilen bir hak değil geleceğe taşınan bir sorumluluk haline gelir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün egemenliği çocuklara ithaf ederek, Rawls ve Jonas’ın “Nasıl olmalı?” sorusuna yıllar öncesinden uygulamalı bir cevap vermiş olması, onun dehasının muhteşem bir örneğidir. Atatürk kuşaklar arası adaletin siyasal formunu kurarak, egemenliği bir zümrenin elinden alıp sürekli devredilen bir yetki halinde kurumsallaştırmıştır.

Çocuk henüz gerçekleşmemiş olan potansiyeli, umudu temsil ettiğinden, egemenliğin ona emanet edilmesi siyasal sistemin kendini yeniden ve yeniden kurmasını kabul etmesi anlamına gelir. Çünkü çocuk bir rutinin devamı değil, yaşamın değişebilme ihtimalidir. En nihayetinde bu emanet egemenliği kimin konuşabileceği, kimin duyulacağı ve kimin geleceğe dâhil edileceği sorusuna genişletir. Egemenliğin çocuğa emanet edilmesi, onu yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil, dikkat edilmesi gereken bir özne olarak görülmesi demektir.

Dolayısıyla 23 Nisan bayram olmaktan çok bir hatırlatmadır ve her bir nesle sahip olduğu gücü nasıl kullandığını, devredilebilir hale getirip getirmediğini sorar. Çünkü egemenlik bugünün konforunu artırmak için değil, yarının imkânını korumak için vardır. Geçici taşıyıcılar olarak görevimiz aldığımız emaneti gelecek nesillere en sağlıklı haliyle bırakmak olacaktır.

Son dönemde sağlık, eğitim, adalet gibi birçok alanda yaşadığımız olaylar bugünün yetişkinleri olarak görevimizi yerine getiremediğimizin, çocuklarımızın emanetini koruyamadığımızın göstergesidir. Hastanelerde bebeklerimiz, okullarda çocuklarımız; fabrikalarda, inşaatlarda gençlerimiz öldürülüyorken görevi şartları ve sistemi düzeltmek olanlar çarkın dişlilerini yağlıyorlar. Ancak bir gün mutlaka “bir çocuktan katil yaratan karanlık” sorgulanacak ve o zaman hep birlikte yeniden bayramlarımızı kutlayacağız…

"Siz sanıyor musunuz ki / İnceliklerin şahı öldü. / Hayır, o bir yerlerde / Bir saksı çiçeğine su veriyor hâlâ." (Ayla Öğretmen şahsında tüm iyi kahramanlara)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.