SON DAKİKA
Hava Durumu

EŞİTLİK KAĞITTA, MÜCADELE HAYATTA

Yazının Giriş Tarihi: 07.03.2026 14:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 07.03.2026 14:09

“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”
Tevfik Fikret

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, takvimde yer alan sıradan bir anma günü değildir. Kökeni, ağır çalışma koşullarına ve eşitsizliğe karşı direnen kadın işçilerin mücadelesine dayanır. 8 Mart; çiçeklerin ve iyi dileklerin ötesinde, eşitlik, adalet ve insan onuru talebinin sembolüdür ve görülmeyen emeğin, bastırılan sesin, yarıda bırakılan hayallerin anımsandığı bir gündür.

Türkiye’de kadınlar, Cumhuriyet’in erken döneminde birçok hak kazanmış olsalar da toplumsal yaşamda eşitlik meselesi hâlâ tamamlanmış bir süreç değildir. Dayatılan “Cam Tavanlarımız” nedeniyle eğitimde, iş gücüne katılımda, siyasette temsil oranlarında ve gündelik yaşamın en temel alanlarında kadınlara yönelik ayrımcılık, hâlen en büyük toplumsal sorunlardan biridir. Hukuki metinlerde yazan eşitlik ile hayatın pratiğinde yaşanan eşitsizlik arasındaki fark, tartışmanın merkezinde yer almaktadır.

Cumhuriyet reformları kadını kamusal alana çıkardı; fakat onu aynı zamanda devletin modernleşme projesinin sembolü haline getirdi. Kadın, özgür bir birey olmaktan çok “çağdaş ulusun yüzü” olarak konumlandırıldı. Bu durum, kadın haklarının tabandan yükselen toplumsal bir talep yerine, yukarıdan verilen kontrollü haklar şeklinde gelişmesine yol açtı. Hak verilmişti; ama eşitlik toplum tarafından kültürel olarak içselleştirilmemişti.

Bugün anayasa kadın-erkek eşitliğini güvence altına alıyor. Ancak toplumsal hayat, kanun maddeleriyle değil güç dengeleri ve kültürel normlarla şekilleniyor.

Kadınların iş gücüne katılımı hâlâ düşük. Çalışan kadınlar ise çoğu zaman daha düşük ücretle, daha güvencesiz koşullarda çalışıyor ve “ek gelir sağlayan kişi” olarak görülüyor. Erkek işsiz kaldığında “aile krizi” olarak algılanan durum, kadın işsiz kaldığında çoğu zaman olağan karşılanıyor.

Ev içi emek ise sistematik biçimde görünmez kılınıyor. Yemek yapmak, çocuk bakmak, yaşlı bakmak, evi çekip çevirmek ekonomik değer üretmez sayılıyor. İstatistik gibi modern ekonomik ölçüm sistemleri kadınların uzun yıllar emek verdiği ev işlerini kimin yaptığının oranları ile ilgilenmiyor çünkü eril zihniyette kadının emeği bir istatistik hesabını bile hak etmiyor! Oysa üretim düzeni, bu ücretsiz emek olmadan ayakta kalamaz. Kadının emeği hem sömürülüyor hem de değersizleştiriliyor.

Bu yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda politik bir tercihtir. Türkiye’de kadın sadece birey değildir; sürekli tanımlanan, sınırları çizilen bir figürdür. Toplumsal normlar, erkeklerin davranışlarını çoğu zaman bireysel hatalar olarak değerlendirirken; kadınların davranışlarını aile, namus ve temsil üzerinden kolektif bir yargıya tabi tutar.. “Namuslu”, “ağırbaşlı”, “anne”, “fedakâr”, “makbul”… Bu sıfatlar birer övgü gibi görünür; ancak aslında bir sınır çizimidir. Kadın ya tanımlanır ya da cezalandırılır. Sokakta sesinden, kahkahasından, kıyafetinden, makyajından hatta bazen sadeliğinden, evde yetiştirdiği çocuktan, yaptığı temizlik veya pişirdiği yemekten ve hatta gebeliğinden ya da gebe kalamadığından yana yargılanıp tartışma konusu yapılabilir. Erkek bireyseldir ve özgürdür; kadın ise “ailenin temsilcisi”dir. Erkek hata yapar; kadın “ayıp eder”.

Ancak bu yapı yalnızca kadınları değil, erkekleri de belirli roller içine yerleştirir: otorite kurmak, güçlü görünmek, geçimi sağlamak, duygusal kırılganlık göstermemek… Bu roller erkekleri de sınırlayan kalıplardır. Bununla birlikte, aynı yapı erkeklere daha geniş bir toplumsal hareket alanı ve daha yüksek bir tolerans eşiği tanır. Dolayısıyla mesele bireysel erkekler değil; eşitsizliği yeniden üreten toplumsal sistemdir. Toplumsal denetim mekanizması yalnızca erkeklerden oluşmaz; kadınlar da çoğu zaman bu normların taşıyıcısı haline gelir. Böylece eşitsizlik sadece hukuki değil kültürel olarak yeniden üretilir.

Şiddet.
Kadına yönelik şiddet çoğu zaman münferit bir “canavarlık” olarak sunulur. Oysa şiddet, tek başına bir kriminoloji meselesi değil; güç dengesizliğinin sonucudur. Erkeğin otoritesinin sorgulanmadığı, kadının itaatle özdeşleştirildiği bir düzende şiddet sürpriz değil, sonuçtur. Fiziksel şiddetin yanında ekonomik, psikolojik, cinsel ve dijital şiddet de kadının hareket alanını daraltır. Bu çerçeve sosyolog Johan Galtung’un yapısal şiddet yaklaşımıyla da uyumludur: Görünür saldırı, görünmeyen eşitsizliklerin üzerinde yükselir. Literatürde “Matilda Etkisi” olarak geçer. Kadınların devrim sayılabilecek düşünüş ve buluşlarının sistematik şekilde erkeklere mal edilmesi görünmez eşitsizliklerin her toplumda yaşandığının kayda geçmiş belgesidir. Einstein’ın eşi Mileva; Down Sendromunun 21. kromozom fazlalığından kaynaklandığını bulan Marthe Gautier; bakteri genetiğinde devrim gibi keşifler yapan Esther Ledenberg; DNA çalışmasının başarısı elinden alınan Rosalind Franklin; nükleer çalışmaları sümen altı edilen Lise Meitner ve uzaydaki pulsarları ilk keşfeden Jocelyn Bell’in emekleri göz ardı edilmiş, ödülleri ya birlikte çalıştıkları ya da evli oldukları erkeklere sunulmuştur. Bu kadınlar sadece “Başarılı erkeklerin arkasındaki kadın.” övgüsü(!) ile yetinmek durumunda kalmıştır.

Çözüm ise yalnızca cezaları ağırlaştırmak değildir. Çözüm, kadınların korunmaya muhtaç görülmesi değil; eşit görülmesidir. Hukukun istisnasız uygulanması, kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendiren politikalar, eşitlik temelli eğitim ve kültürel dönüşüm ve şiddeti normalleştiren dilin sorgulanması ile mümkündür.

Kadın olmak, çoğu zaman sınırları başkaları tarafından oluşturulan bir “hiçlik” hissinden yeniden bir “varlık” inşa etmektir. İşte tam da bu yüzden 8 Mart bir kutlama değil; bir hatırlatma günüdür. Eşitlik mücadelesinin günüdür.

Görünmeyen tüm kadınlara “görüldünüz” deme günüdür.

Bu duygularla, tüm kadın kardeşlerimin 8 Mart’ını kutluyor; sizleri daha eşit, daha özgür ve daha adil bir toplum kurabilme umuduyla selamlıyorum…

Sevgi’yle kalın…

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.