SON DAKİKA
Hava Durumu

HASTA KİM: İNSAN MI, SİSTEM Mİ?(Dünya Sağlık Günü)

Yazının Giriş Tarihi: 08.04.2026 11:47
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.04.2026 11:47

Yaşadığımız çağda hemen her alanda bilgimiz ve iletişimimiz tarihte hiç olmadığı kadar artmışken aynı zamanda hiç olmadığımız kadar kötü ve yalnız hissediyoruz. İnsan bedenini haritalandırdık, tedavi ve ilaçlar geliştirdik ama buna rağmen özellikle psikolojik hastalıklarımız tüm dünyada artmaya devam ediyor. Tedavileri bu denli geliştirip yine de iyileşemiyor olmamız apaçık bir çelişki değil midir?

İnsan zihnini kimyasal reaksiyonlar bütünü gibi gören ve ruhsal sorunları buradaki dengesizliklere bağlayan modern psikiyatri, ciddi sorunlara önemli çözümler geliştirdi. Ancak benzer biyolojik şartlardaki bireyler benzer sorunlar yaşamıyordu.

Aradaki boşluk bireysel travmalar, düşünce kalıpları ve bireysel hikayeler ile doldurulmaya çalışıldı ama yine de bir eksiklik vardı: Çünkü insan, sadece kendi zihninde yaşayan bir varlık değil, kendi zihni ve dışardaki dünya arasında karşılıklı etkileşimlerle değişen ve değiştiren bir organizmaydı.

Bu noktada Byung-Chul Han’ın “modern toplumun bir performans sahnesi” olduğu uygarlık eleştirisi devreye girer ve sorun bireysel psikolojiden ötelere uzanır. Görülme ihtiyacı ile gönüllü olarak kendini “Her şeyi başarabilen kişi” olarak gösterme çabası görünmez bir zorunluluk haline gelir ve insanı depresyona sürükler. Bu durum yalnızca bir hastalık olarak değil aynı zamanda içinde yaşadığımız sistemdeki sorunlara, bireyin tepkisi olarak görülmelidir. Sürekli üretmesi, gelişmesi ve rekabet etmesi beklenen birey, zayıflığından değil sistemin aşırı talepleri nedeniyle en sonunda çöker. Örneğin modern bir kadın hem işinde, evinde, ilişkilerinde başarılı ve etkin olmalı hem de tüm bunları yaparken bakımlı, huzurlu ve düzenli olmalıdır.

“Kaybolan Bağlar” kitabında Johann Hari “insanın doğadan, diğer insanlardan ve hatta kendinden koptuğunu ve bu nedenle depresyonun sadece duygu durum bozukluğu değil sorunlu bir varoluş biçimi olduğunu” ifade eder.

Bu eleştiriyi somutlaştıran çarpıcı örneklerden biri, 1973’te yapılan Rosenhan Experiment’dır. Bir araştırma adına sağlıklı bireylerin başvurup rol yaptığı kliniklerde kısa sürede “hasta” olarak etiketlenebilmesi, yatış sonrası doktorları “hasta olmadıklarına” ikna etme çabalarının uzun zaman alması, psikiyatrik tanıların ne ölçüde yorum içerdiğini gösterir. Çünkü psikiyatri yalnızca bir bilim değil aynı zamanda yorumlama ve anlamlandırma sistemidir.

Küresel ölçekte devasa bir ekonomi haline gelen ilaç endüstrisi bir yandan hastalıkları tedavi etme, diğer yandan sürdürülebilir bir ilaç tüketimi üzerinde yükselmektedir. Diyabet ilaçları geliştiren şirketin aynı anda yüksek şekerli gıdalar ve çikolata üretmesi sistem döngüsünün önemli bir örneğidir ve hepimizin aklına aynı soruyu getirir: Sistem gerçekten de hastalıkları ortadan kaldırmak isteseydi, bu denli büyüyebilir miydi?

Sağlık sistemi, ciddi bir ekonomi olduğunu destekler şekilde tedavi süreci olmasının yanında hastaları “müşteri” konumuna getiren hizmet üretimi mantığıyla sürdürülmektedir. Ülkemizde yapılan reformlarla özel hastanelerin sistem içerisindeki ağırlığı ciddi oranda artmış, sağlık hizmetleri performans, verimlilik ve rekabet kavramları etrafında yeniden yapılandırılmıştır. Hatta aynı kişi ve yapılar hem sağlık sistemimi yönetmekte hem de sistemden ekonomik kazanç sağlamaktadır. Bu iç içe geçmiş yapı, etik bir soruna dönüşmüştür çünkü tedavi etme amacının yanında sistemin sürdürülmesi için hastalıkları yönetilebilir ve sürdürülebilir olması gerekliliği de vardır.

Psikiyatrideki rahatsızlıkların sınırları belirsiz ve ölçümü zordur, bu nedenle tedavi ve yönetim arasındaki sınır daha da bulanıklaşır. Psikiyatrik tedavi bireyi gerçek anlamda iyileştirmekten çok, onun sisteme uyumunu sağlayan bir araç haline gelebilir. Örneğin 1950’lerde “Psikedelik tedavi” umut verici sonuçlar göstermişti. Bu tedavi içerisinde o zamanlar legal olan LSD ve benzeri ilaçlar, bağımlılık ve depresyon gibi rahatsızlıklarda kullanılıyordu ve ciddi iyileşme sağlıyordu. İlaçların etkisini gözlemleyen Harvard psikologu Timothy Leary bu ilaçları toplumsal ve kültürel harekete çevirdi. Hippilerin otorite karşıtı hareketinin tehdit olarak görüldükleri ve “politik ve kültürel tehdit” olarak algılandıkları için yasaklandı. Richard Nixon döneminde çıkarılan Controlled Substances Act ile bu maddeler en katı yasak kategorisine alındı ve bilimsel araştırmalar neredeyse tamamen durduruldu.

Bu olay psikiyatrideki ilerlemeyi bilimsel verilerle birlikte politik kararların da yönlendirdiğinin göstergesidir. Oysa psikolojik sağlık ruhsal sorunların yokluğu veya insanın işlevsel olması değildir sadece; bağlılığın, anlamların ve yönelimlerin zenginleştirdiği bir hayat sürmektir. Tam da bu nedenle ideal tedavi insanın iç dünyasını düzenlediği kadar, içinde yaşadığımız dünyayı da sorgulamalıdır.

Bu dünya ve bu sistem insanı hasta ediyor veya hastalık halinde bırakıyorsa, bireyi mi değiştirmek gerekir yoksa dünyayı mı?

Sağlıkla ve Sevgi’yle kalın…

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.