İnsanın hiç bitmeyen yaşamı anlamlandırma çabasının maddi ve manevi dünyadaki en önemli aktörüdür “iz’ler”. Bir zamanlar var olmuş olmanın ispatıdır…
Armstrong ve arkadaşlarının Ay’daki ayak izleri, Hiroşima veya Nagazaki’de bombaların izi, bir suç mahallindeki lastik izi, bir bedendeki kurşun izi, deprem sonrası bir binadaki çatlak izi, annenin karnındaki gebelik iziyle rekabet eden ağaçlara kazınmış harflerin izi…… fiziksel temasın hatırası olan izlerdir. Bir iz tüm dünya insanlarınca alkışlanırken diğeri aynı insanları utanç dolu bir yasa boğan tarihin yarasıdır. Biri kötülüğün kaynağının bulunmasına delilken diğeri sevenlerin yüreğinde ebedi bir özleme dönüşür. Biri bu çağda cezasız kalacak kayıplarımızla yüreğimizi dondururken diğer ikisi aşk ile ısıtır…
Su gibidir iz’ler: Anlamı kendinde değil var olduğu olaylar bütünündedir. Her şey gibi iz’ler de zamana yenilir: Pompei’deki izler bir zamanlar somut ispat sayılabilecekken günümüzde mite dönüşmüş, iz fiziki bir unsur olmaktan çıkıp anlamlar dünyasına geçmiştir.
Zihinlerdeki ve duygulardaki iz’lerde de süreç aynıdır: Var olan bir şey artık yoktur ancak etkisi hala hissedilmektedir. Yaşanan bir travma ruhta, bir aşk yürekte, anna-baba kişilikte, yönetimler toplumda iz’ler bırakır. Göze görünmez ancak davranışlarda, korkularda veya bireylerin seçimlerinde o iz’ler ete kemiğe bürünür.
Eskilerde taşta, toprakta ve bedende görünür olan bu iz’ler günümüzün dijital çağında arama geçmişine, konum bilgilerine, yazışmalara taşınmış; bulunmuş olmanın değil dokunmuş olmanın delili haline gelmiştir. Orada olmadan bile iz bırakılabilen bir çağdayızdır artık. Zaman geçmiş iz’ler bile değişmiştir.
Modern kültür, bedendeki izleri — yani kırışıklıkları — görünmez kılma arzusunu bir ticarete dönüştürdü. Çünkü bu kırışıklıklar “hala hayatta olmayı” değil “geçici olmayı” hatırlatan izlerdir ve bu geçicilik özellikle zamanın ilk dokunduğu yer olan insanın yüzüne yerleşmiştir. İnsan, zamanın geçtiğini değil; bir gün biteceğini görür yüzünde. Bu yüzden kırışıklık, estetik bir sorun değil, varoluşsal bir huzursuzluk yaratır.
Her iki cinsin aynı mağduriyeti yaşamasına rağmen kadınların kırışıklıklarla daha çok savaşması estetik kaygılara değil tarihsel bir sürece dayanır: Kadının ekonomik ve hukuki bir özne olarak görülmediği yüzyıllar boyunca, beğenilmek onun hayatta kalma biçimiydi; beğenilmeli, seçilmeli ve böylece bir yere-erkeğe ait olup korunabilmeliydi. Zamanla “yapabildikleri” ile değer görerek “olgulaşan” erkeğin yanında ancak “görüntüsüyle” vitrin olan kadın “eskiyordu”. Aynı iz erkekte deneyim, kadında kusur sayıldı. Bu yüzden kırışık, kadının yüzünde yalnızca zamanın değil, yüzyıllardır taşınan değer kaybı korkusunun da izini taşır. Günümüzde kadının benliğine kazınarak görev haline gelen bu mirasla kadın, aynada kendini değil toplumun bakışını görür.
Oysa hayata nasıl baktığımızın, nasıl yaşadığımızın haritasıdır iz’lerimiz. Ne kadar sevdiğimizi, ne kadar içten güldüğümüzü, ne kadar direndiğimizi anlatır bu izler. Aynı gün ve saatte doğan, aynı ortamda yaşayan hemcins iki insanın bile kırışıklıkları aynı değildir: Çünkü kimse aynı şekilde sevmemiş, aynı şekilde korkmamış, aynı şeylere katlanmamıştır. Her ruh kendi topoğrafyasını çizer bedenine, yüzüne…
Kırışık dediğimiz şey, zamanın değil, yaşanmışlığın izidir. Ve belki de bu yüzden, bir yüz ne kadar çok iz taşıyorsa, o kadar çok hayata dokunmuş demektir.
Sevgi’yle kalın…